Bir Başka Osmanlı kimliği: Rûmîlik*

 

1999 yılını –ne denli doğru olduğuna hatta gerekli olup olmadığına bakmadan- Osmanlı’nın kuruluşunun 700. yılı olarak kabul eden Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki üniversiteler, basın-yayın kuruluşları, devlet kurumları ve özel sektör yöneticileri, “Osmanlı” diye adlandırılan emirliği, sultanlığı, devleti ve imparatorluğu anmaya ve kutlamaya koyuldular; kimi zaman, seyrek de olsa, eleştirel yaklaşımlarda bulundular. Türkiye’de devlet katında  büyük çapta bir kutlama programı planlanmış, bunun için seksen sekiz ülkenin başkanları ya da başbakanları çağrılmıştı. Ancak 1999 Ağustosundaki korkunç deprem ve 2000 yılındaki cumhurbaşkanı seçimi öncesindeki işler, dört milyon Amerikan dolarının harcanabileceği böyle bir kutlamayı ertelemişti ya da kenara itmişti. Öte yandan kimi basın yayın haberlerindeki değerlendirmelere göre, pek çoksayıda devlet başkanı ve başbakan davete olumlu yanıt vermemişti. Osmanlı’nın yüceltilmesine ithaf edilen böyleuluslararası bir kutlamanın Türkiye Cumhuriyeti’ni gölgeleyebileceği yolunda kuşkular oluşmuştu. [1]

Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti üstüne çalışan tarihçilerimizden Zeki Arıkan, böyle bir yıldönümü münasebetiyle Türkiye’de ve dışında gösterilen kimi akademik faaliyetleri, yapılan bazı yayınları ve açılan sanat eserlerini benimsemekle birlikte, özellikle televizyonlarda ve günlük gazetelerde yapılan propagandalar karşısında hayal kırıklığı ve şaşkınlığını açıklarken[2] “hatasız bir Osmanlı dünyası” kalıbı yaratıldığını belirtmekte, benim burada adlarını tek tek sıralama gereği duymadığım birçok tarihçi ve entellektüelin tepkisine tercüman olmaktadır. Arıkan, sanki 17. yüzyıl üzerinde değerli eserler vermiş olan ünlü İngiliz tarihçi Christopher Hill’in kendilerini geçmiş zamanlara bu biçimde adayanlara, maziyi değişik amaçlar için kullananlara karşı dile getirdiklerini onaylamaktadır. “İdealleri ve duygudaşlıkları ölü ve gömülü bir geçmişte yatan biri için bu doğaldır” diyor Hill; ancak şunu ekleme gereğini de duyuyor: “Eğer yaşamak istiyorsak geleceğimizi yaratmak kadar geçmişimizi de yorumlamak zorundayız” [3] Gerçekten bizler Osmanlı kimliği üzerine yorum yapma gereği duymalıyız: O denli çok kültürlü bir yapıya sahip bir imparatorluğa yüklenebilecek tanımlarda zorlansakda, üstüne titrediğimiz ideallerimizi ve duygudaşlıklarımızı bir kenara itmesinibilmeliyiz. Nuri Bilgin’in çokiyi tanımladığı “evrenselcilik ile farkçılık” arasında yer alması gereken kimlik taleplerimizi, bulunduğumuz konum ve başkalarıyla olan ilişkiler çerçevesinden seslendirmeliyiz.[4]

Bu yazıda özellikle 1999 yılında –ister akademik seminerlerde, sanatsal sergilerde isterse popüler girişimlerde- ortaya konan yakalaşımları ele almayacağım. Böyle bir serüvene girişmek, faaliyetleri ayrıntılarıyla yansıtmak, belki eğlenceli olabilir, ancak yerine getirilmesi çok zor bir iştir. Tarih ve Toplum dergisinin “Gündemdeki Tarih” dizisinde 700. yıl anmalarını ve Osmanlı tarihçiliğini takibe alan Orhan Koloğlu’nun ifadesiyle “700 yıl anmaları furyasını” sergilemek[5] mümkün değil. Öte yandan Osmanlı’nın 700. kuruluş yıldönümü kutlamalarına denk getirilen Ankara Sheraton Oteli’nde yapılan ve Osmanlıtarihine hasredilen XIII. Türk Tarih Kongresi’nde olup bitenleri –Osmanlı tarihçiliğinin dünya boyutlarında ulaştığı düzeyin saptanması gibi yararlı bir faaliyeti de özellikle belirterek- dile getiren Oktay Özel’in “...birçok olumlu gelişmeye rağmen, günümüzdeki global Osmanlı şehri’nin bazı mahallelerinde hayatın ve icra edilen zanaatın hala geleneksel kalıplar içinde her tür gelişme ve yeniliğe kapalı bir şekilde süregitmekte olduğunu görüp” üzüleceklerin bulunabileceğini vurgulaması, bilimsel çalışmalarda bile düzeyin yakalanmasındaki kaypaklığı aslında azgelişmişliğin saptanamaz boyutunu yansıtmakta.[6] Tarih çalışmalarını günün koşullarına uyarlayarak geçmiş süreçleri yem gibi kullanmak isteyen yaklaşımlar da konu edilmeyecek burada. Sadece, bir derginin özel sayısında kimi tarihçilerin ve entellektüellerin görüşlerini yansıtan bazı yazarlara değinilecek, Osmanlı’nın kimliğini saptamak için tarihçilerden belirli görüşler yansıtılacak, özellikle de 16. yüzyıl çerçevesinde örnekler gösterilerek Osmanlı’nın “Rûmî” algılaması ya da kimliği üstünde durulacaktır.

Tanımlanması Zor BirKavram: Osmanlı Kimliği

Burada öncelikle, Türkiye’de oldukça popüler bir tarihçi olan İlber Ortaylı’nın, Osmanlı tarihçiliğinin duayeni sayılan ve ünü dünya boyutlarına taşınan Halil İnancık ile yaptığı bir söyleşiyi dile getirmek istiyorum. Altmış yılı aşan bir çalışma dönemine sahip İnalcık’ın 1999 yılındaki bu röportajda yansıttıklarının –çeşitli vesilelerle yinelediği düşüncelerinin- Osmanlı kimliği saptamasında bir giriş mahiyetinde olacağını düşünüyorum. Osmanlı’yı şu üç kategori içine sokuyor ve değerlendiriyor İnalcık:

1) Osmanlılar, kimi Ortadoğu devletler geleneklerini miras olarak almışlardır

2) Kutsal savaş (gaza) onların yayılmalarında temel öge olmuştur

3) İmparatorluk, egemenliğinde çeşitli din ve kültürleri temsil etmiştir[7]

Son yıllarda Colin Imber, Colin Heywood ve R. Paul Lindler gibi tarihçilere “gaza” üzerinde geliştirilen eleştirilerin önemini bir yana bırakıp İnalcık’ın bu söyleşide yıllardır üstünde durduğu bir konuyu –yani Osmanlı sultanının kendini Roma imparatoru saymasını özellikle vurgulamak istediğini-belirtmeliyim: İstanbul fatihi Sultan II. Mehmed, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçek kurucusuydu ve “Sultanü’l-Berreyn” ve “Hakanü’l-Bahreyn” ünvanlarıyla temsil ettiği kara ve denizlerin egemenliklerinin yanına “Kayser-i Rûm” sanını ekleme gereğini duymuştu. Simgesel gibi görünsede, Osmanlı sultanının Bizans topraklarını sınırları içine sokmuş, onun mirasına el koymuş olmasının bir ifadesiydi bu algılama biçimi; yeni bir dönemin başlangıcı ve emperyal sistemine coğrafi olduğu kadar hukuksal bir çerçeve. Bir sonraki yüzyılda, imparatorluk sınırlarını hem Avrupa içlerine hem de Basra Körfezi’ne kadar genişleten Kanuni Sultan Süleyman, ünlü Bender Kitabesi’nde dünya egemenliğine ortaklığını haykırırken, yani İslamın kutsal topraklarında adının anıldığını, Akdeniz ve Hint Okyanusu’nda donanmasının bulunduğunu,Bağdat ve Irak’ın şahı, Mısır’ın sultanı ve Macakkralının tacını ve topraklarını aldığını ilan ederken, Roma topraklarının kayserliğine sahipliğini de duyuruyordu.[8]

Osmanlılar kendilerini nasıl simgeleştiriyorlardı; her şeyi kapsayıcı, yani ortak bir kimlikleri var mıydı; kısacası kendilerine ne diyorlardı?

Şüphesiz, ilk akla gelenler hanedan ağırlıklı “Âl-i Osman”; “Devlet-i Âliye”, “Devlet-i Ebed-Müddet” ya da korunma altına alınmış ülkeleri temsil eden “Memâlik-i Mahrûse” veya “Memâlik-i Mahrûse-i Osmanî” gibi nitelemelerdir. Benzer ünvanları da buraya koymak mümkündür belki; ancak, bunlardan hangisi Osmanlı Devleti’ni ya da imparatorluğunu nispeten doğruya yakın yansıtabiliyordu? “Hiçbiri” demek istiyor Alman tarihçi Christoph Neumann.

Biraz daha ileri giderek bu konuda yazdığı bir makalesine “Devlet’in Adı Yok” başlığını koyuyor, “adları bol olan bir devlet/imparatorluk” olmasına karşın.[9] Selim Deringil ise, Sultan Abdülhamid döneminde devleti, ideolojisini, yasallığını ve egemenlik ifadesini, kitabına “Memalik-i Mahruse”yi, başka bir deyişle “çok iyi korunmuş ülkeler”i İngilizce’de yansıtan The Well-Protected Domains başlığını koyma gereği duyuyor.[10]

Osmanlı tarihçiliğinin sayılı isimlerinden Nejat Göyünç, 12. yüzyıldan sonra Avrupa’da kullanıldığı gerekçesiyle, Osmanlı Devleti’nin bir Türk devleti olduğunu rahatça yazabilmiştir adını andığım dergide; ona göre “Osmanlı” yalnızca hanedanın adıdır, ancak Osmanlı ülkelerinden Batı’ya giden her şey Türk damgası yemiştir; Zeki velidi Togan ve Faruk Sümer gibi tarihçilerin ve onların düşüncelerini benimseyen Çetin Yetkin gibi bir sosyal bilimcinin ve Hasan Pulur ve Nazlı Ilıcak gibi gazetecilerin, Osmanlı Devleti yöneticilerinin Türkleri aşağıladıkları yönündeki fikirlerine katılmamaktadır[11]

İlber Ortaylı, Osmanlı kimliğini saptamaya çalıştığı ve andığım dergide çıkan bir yazısında, “Osmanlı” ile ifade edilen devlet hanedanından Müslüman ağırlıklı bir kimlikle büyümeyi, 19. yüzyılda da Türklüğün damgasını vurmaya başladığı bir Osmanlı’ya dönüşü dile getirmektedir.[12]

1999 yılının Osmanlı ile ilgili olarak yaratılan özelliğine ilişkin yazılanlar, söylenenler ve görsel olarak yansıtılanlar sınırsız diyebileceğim kadar fazladır ve belirttiğim üzere bu makalede onlardan söz edilmeyecektir. Sadece ele aldığım konuya giriş mahiyetinde ve bilinen bazı tarihçilerden esinlenerek bir yerlere oturtmak amacıyla, birkaç çalışmaya değineceğim.

Modern Tarihçilikte “Rûm” ve “Rûmî” İslam, Osmanlı ve modern Türkiye üzerine birçok kitabı bulunan Bernard Lewis, çok-kültürlülük üstüne yazdığı ve yakın geçmişte yayımlanan bir açlışmasında “Osmanlı Türkleri” deyiminin ötesine gidip onlarda kimlik aramasına giriştiğinde “Rûmî” tanımını da devreye sokmakta, Osmanlı’yı değişik bir aidiyetle de kimliklendirmektedir:

Osmanlıların resmi dili genellikle Türkçe olarak açıklanır, ancak halk kendilerine Türk dememiştir, ülkelerini de Türkiye olarak görmemiştir. Türk ve Türkiye sözcükleri Avrupa’da en azından 12. yüzyıldan beri kullanılagelmiştir; ama Türkiye’de Türkler tarafından kullanılmamıştır. Onların yerine, yönettikleri ülkelere, din terimleriyle Âl-i Osman; ya da kesin bir bölgesel tanım gerektiğinde, imparatorlukta varislerinden aldıkları miras bir adla Memleket-i Rum demişlerdir[13]

Burada ele aldığım konuya özel bir ilgi gösteren, “Rumi” ya da “Rumlu” tanımlarına Osmanlıların Hint Okyanusu yönünde yayılmaları münasebetiyle açıklık getirmeye çalışan Halil İnalcık ise Encyclopedia of Islam için yazdığı “Rumi” maddesinde şunları dile getirmektedir:

Rumi adı, 9./15. yüzyıldan itibaren Arab toprakları, İran, Orta Asya ve Endonezya dahil, tüm doğu İslam ülkelerinde yaygındı. Rumiler özellikle savaş taktikleri ve ateşli silahlar yapımındaki ustalıkları bakımından takdir ediliyordu[14]

Bu tanıma daha ziyade Osmanlı-Safevi-Memluk ilişkileri açısından bakan ve bunun için 16. yüzyıl erken dönem Osmanlı ve Safevi kaynaklarını görülen Fransız tarihçi Jean Luis Bacque-Grammont “Rum, İstanbul ve yakın çevresi olarak algılanmalıdır” derken sanıyorum, “Rum” coğrafyasını çok dar bir çerçeveye sokuyor, Osmanlıların “Memleket-i Rum” olarak benimsedikleri ve birkaç yüzyıl ifade ettikleri aidiyetlerine benim getirmek istediğim coğrafi ve sosyal genişliği daraltıyor.[15]

Böyle bir aidiyet  varlığını Osmanlı erken dönem tarihçiliği içine sokmaya çalışan, bir bakıma konuyu zamanımız tarihçiliğinde canlandıram gayretine giren kişi Cemal Kafadar’dır. Kafadar, “iki dünya arası” dediği coğrafi ve sosyokültürel alanda boy gösteren Osmanlıalrın, kimi tarihçilerin bazı eleştirilerine muhatap olsa da, benim burada ele aldığım konuya mükemmel bir giriş hazırlamış gibidir, Albert Hourani’ni bir konferansında dile getirdiği “Osmanlı Türklerine İslam dünyasının Romalıları denilebilir tümcesini de yenileyerek:

[Osmanlılar] aynen ortaçağın Küçük Asya’sındaki diğer çeşitli halklar gibi, (Doğu) Roma topraklarındakiler anlamına gelen Rumi olarak adlandırılmışlardı. Bu temelde coğrafi bir adlandırmaydı ve esas olarak o halkların yaşadığı yeri belirliyordu; ancak, coğrafyacıların ve gezginlerin gözünden kaçmadığı üzere, merkezi İslam topraklarından bakıldığında bir sınır bölgesi olan Rum’un Türk-Müslüman nüfusunun, onları gerek İslam dünyasından gerekse diğer Türklerden farklı kılan kendilerine özgü ve alışılmamış yönlere sahip oldukları anlaşılıyordu. Şöyle ki, bir Rumi Türk olmak aynı zamanda İslam Uygarlığının, bir yandan yeni bir bölgede kendi yaşam biçimini oluşturan diğer yandan rakip bir dinsel uygarlığa yönelişte siyasal egemenlik kurmak için uğraş veren yeni bir bölgesel görüntüsüne ait olmak anlamına geliyordu. [16]

Kafadar’ın satırlarında “Rumi” tanımı gerek coğrafi ve politik, gerekse sosyokültürel açılardan daha geniş anlam taşımakta ve konunun daha ciddi ve ayrıntılı ele alınmasını teşvik etmekte; bizleri daha fazla kaynak bilgisi yaratma yolunda yüreklendirmekte ve böylece Roma, Bizans, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarının yapılarından miras kalan kültürel kimliklerin değişegelen modellerini görmede yardımcı olmaktadır. Ancak, Kafadar, açıklamalarında eklediği bir notta “Rumi” deyimi için “Avrupa dillerinde ortaya çıkmamakta, sadece Arapça, Farsça ve Türkçe’de yaygın olarak kullanılmakta” demektedir. Böyle bir açıklama bana, sözcüğün Portekiz tarih edebiyatında ve belgelerinde[17] sıklıkla kullanıldığını hatılama/hatırlatma fırsatı verirken, Kuzey Afrika İslam coğrafyalarından Güney Avrupa ülkelerine de sıçramış olabileceğini düşündürtmüştür. Bu yöndeki çalışmaların kısırlığı varsayıldığında, Avrupa’da sadece Müslümana eş değerde bir “Türk” damgası yemiş olduğu kabul edilen Osmanlıların değişik ad, kimlik ve imgelerle ortaya çıkmış olabileceği savı benimsenebilmelidir. Anne Kroell bir makalesinde bizlere, Alman tüccar Lazarus Nürnberger’in 16. yüzyılın ilk yarısında bu sözcüğü kullandığını anımsatmaktadır.[18] Nürnberger’e göre “Rumiler, Hindistan’a Portekiz’den gelecek gemilerden önce ulaşırlarsa, Portekizliler ellerindekinin büyük bir kısmını Rumilere teslim etmek zorunda kalacaklardır[19] Öte yanda Endonezya’da ve Malezya’da İslam’ın erken dönemlerinden itibaren tarih edebiyatlarında  dünyanın en görkemli hükümdarlarından biri olarak kabul edilen “Raja Rum” göze çarpmaktadır; bu ünvan 16. yüzyılda Osmanlı sultanlarını simgelemektedir.[20] Ayrıca, Çin kaynaklarında geçen Lu-mi sözcüğünün “Rumi”yi simgelemesi,[21] Doğu Afrika’da Mogadişu-Mombasa boyunca Portekiz işgaline karşı müttefik arayan yerli yönetimin ve halkın Osmanlı’yı “Rum” kimliği ile adlandırıp onu kurtarıcı olarak beklemesi[22], Sa’di hanedanının Fas’ında var olan ve Osmanlılardaki harp tarihinin uzmanı Vernon J. Parry’nin yıllar önce dile getirdiği rumat sözcüğünün Osmanlı topraklarından giden tüfenkçilerin kimliklerini ifade etmesi[23], Osmanlı İmparatorluğu’nun ad ve aidiyetinin nasıl değişik sanlar altında temsil edildiğine ilişkin ipuçlarını vermiştir.

Osmanlı Kroniklerinde “Rum” ve “Rumi”

Başlangıçta Arap ve diğer İslam edebiyatlarında ortaya çıkan “Rum” deyiminin tarihsel gelişiminin erken dönemleri, başka bir deyişle Roma, Bizans ve Selçuklu ve hatta Osmanlı’nın çok erken dönemleri bu konusu değildir. Eğer çok kısa olarak, deyimin neyi ifade ettiğini belirtmek gerekirse onun eski Arapça’da Bizans toprakları anlamına gelen Bilad al Rum biçiminde başladığını, ardından Anadolu Selçukluları’nı simgeleyen Selçukiyan-ı Rum biçiminde göründüğünü ve sonradan da Osmanlı topraklarının merkezi bölgeleri için kullanılmış bulunduğunu söyleyebilirim.[24] Osmanlı kroniklerinden söz etmeden önce, Ünlü seyyah İbn Battuta’dan alıp yansıttığım ve bununla yetindiğim aşağıdaki satırlar, burada erken dönem için verebileceğim ve çağdaşları için örnek bir tanımdır:

Rum’dan sonra böyle söylenmesinin sebebi, daha önce onların toprakları olmasındandır ve oradan eski Rum ve Yunaniler gelmiştir. Daha sonra Müslümanlarca fethedilmiştir, ancak orada hala pek çok sayıda Hristiyan bulunmaktadır, bunlar sonuncuları Türkmen olan Müslümanların koruması altındadır.[25]

Bilindiği üzere, Osmanlı tarihinin erken dönemlerini aydınlattığı varsayılan tarih kitaplarının hiçbiri kaleme alınış tarihleri itibariyle 15. yüzyıldan geriye gitmemektedir. Şair Ahmedi kitabına başlık olarak Dastan ve Tevarih-i Al-i Osman’ı koymuştur ve kimlik olarak Osman’ı tercih etmiştir. Diğer bir çok kroniğin Tevarih-i Al-i Osman, yani “Osmanlı Hanedanı Tarihi” aını taşıdğı bilinmektedir. Biraz daha geç dönemlerde yazmış olan Selanikli ve Naima, tarih eserlerinde “Memalik-i Mahruse” deyimini sukça kullanırken “Osmanlı”yı da ara sıra hatırlatmışlardır; bu müverrihler, bir bakıma, daha sonraki dönemlerde hanedan yerine geçmiş olan modern bir devletin çağrışımına yol açmışlardır.

15. ve 17. yüzyılların sınırladığı zaman dilimine baktığımızda, Osmanlı kroniklerinin aşağı yukarı ortak kullandıkları “Rum” nitelemesinin, en azından coğrafi açıdan, Memleket-i Rum, Bum-i Rum, İklim-i Rum şeklinde yansıdığını görürüz; hükümdar unvanları için de sultan veya padişah-ı Rum ile karşılaşırız. Burada birkaç örnek aktarmakla yetineceğim.

Eserinde Fatih Sultan Mehmed’e atıfta bulunurken “Arab u Acem ü Rum’dan mahir mimarlar ve mühendisler getürüp” diye yazan Tursun Bey, şüphesiz Arap topraklarını ve İran’ı Rum’dan ayrı kümeleştirmektedir.[26] Aynı şekilde, Vezir Mehmed Paşa’nın, rahatsızlığı iyice artan sultanı için daha sağlıklı bir hayat geçirebileceği yer olarak Mısır’a gitmesini ve oraya sahip olup yerleşmesini temenni ettiğinde “Rum” ülkesini şehzadelerine bırakıp terk etmesini önermektedir:

“İnşa’llahü’l-Mennan Mısr’a sultan olursız; ol mülki tercih edip anda kalursız; Rum’ı şehzadelerinize erzani buyurusız” [27] Bu tnımlamada “Rum”un güneyde nerelere kadar dayandığını belirlemek zor ise de, gerek Osmanlılar’ın devraldığı Bizans mirası hatırlandığında, gerekse Arap topraklarının Tursun Bey’de yansıyan coğrafi kategorileştirme düşünüldüğünde, Anadolu’nun büyük bir kısmını içine aldığı varsayılabilir. Yedinci defterinde Fatih Sultan Mehmed dönemini yansıtan İbn Kemal’de, “Diyar-ı Rum” kadar Bum-i Rum ve “İklim-i Rum” tanımlamasını dile getirmektedir. Örneğin, şehzadelerden Bayezid ve Mustafa’nın sünnet düğününden bahsederken “Rum”u imparatoluk coğrafyasıyla eş tutmakta, onu çevre ve komşu hükümdarlıkların sınırına dayamaktadır: “İklim-i Rum’un etraf u eknafında olan selatin’in düğüne çağrıldığını bildirmektedir. [28]

Burada, erken Osmanlı tarihlerinden biri olan Aşıkpaşazade’den de bir örnek vermek istiyorum. Kitabının “Bab-ı Esami-i Nesl-i Al-i Osman” başlıklı bölümünde müverrih “Bu bab Osman Gazi ve evladını beyan ider ve padişahlığa sebep olduğunu ve Rum vilayetine ne vilayetten geldiklerini ve bunda sebep nedür anı beyan ider” derken, kesin sınırlar vermemekle beraber, “Rum vilayeti” tanımlamasıyla, her halde, vilayet olarak adlandırıldığı diğer ülkeler karşısındaki yerini belirlemektedir.[29]

Osmanlı tarih yazarları arasında burada ele alınan konunun üzerinde en çok duranlardan birisi Gelibolulu Mustafa Ali’dir. Bu Osmanlı aydın ve bürokratının üstüne kapsamlı bir kitap hazırlayan Amerikalı tarihçi Cornell H. Fleischer onun bir Rumi olarak Rum’a bakışını ayrı bir yan başlık altında değerlendirme gereği duyarken, İslam tarihi çerçevesinde ancak farklı bölgesel kültür ögeleriyle bezeli ve benzersiz bir olgu biçiminde imgelediği Osmanlı’yı ortaya koymaya çalışır. Ali’nin kapsamlı bir Osmanlı tarihi niteliğindeki Künhü’l Ahbar adlı eserinden yansıttığı ve 16. yüzyılın sonlarına doğru kaleme aldığı pasajlardan biri, Osmanlı kimliğine bakış tarzı hakkında ipuçları verirken dönemin olaylarına karmaşık, farklı ve bir aydın tavrıyla imgeler miras bırakmıştır:

Türk ve Tatar soylarından ayrı olmayan ve Osmanlı hanedanının görkemli günlerinde yaşayan çeşitli halklar ve Rumiler... güzide birmillet ve latif bir ümmettir... Rum vilayeti sakinleri karışık kökenlidir.[30]

Konuya benim sınırladığım zaman dilimi içinde yanıt verebilecek bir başka tarihçi de Selaniki’dir ve son örneğimdir. Tarih-i Selaniki’de karşımıza çıkan “vilayet-i Rum”, Sivas-Amasya yörelerini kapsayan ve bir idari birim olan “Eyalet-i Rum” ya da “Rum Beylerbeyliği” karşılığında kullanılmış ise de, “Devlet ü Saltanat-ı Rum” içinde yer alan “Rum” deyimi, Osmanlı Devleti ve hanedanı için bir niteleme ve kimlik olarak algılanmamalıdır.[31]

Osmanlı resmi yazışmalarında “Rum” ve Rumlu” Osmanlı resmi yazışmalarında yer alan Rum tanımına örnek olarak burada sadece Osmanlı başbakanlık Arşiv bünyesinde bulunan ve imparatorluğun dört bir yanına gönderilmiş olan sultan fermanlarının Mühimme Defterleri’ndeki kopyalarından birkaç tanesi hatırlanacaktır. “Rum”dan “Rumi” ya da “Rumlu” biçimleriyle türeyen ve aidiyet gösteren bu tanımlama, sanırım, devlet merkezinin yansıttığı algılama bakımından çok önemli sayılmaktadır.

20 Temmuz 1577 tarihinde Şam beylerbeyine gönderilen bir fermanda yeniçeri bölükleri arasında boşalan yerlerin (gedük’lerin) yetenekli ve Rum’dan gelen yiğitler tarafından doldurulması emredildiği halde buna uyulmadığı, aksine zengin olan “yerlü” kişilerle doldurulduğu bildirilmektedir. Öyle olunca sultan fermanına göre, yeniçeriler görevi üstlenmeye gitmemekte “ağa”ya para vermek suretiyle görevden kurtulmaktadırlar. Yeniçeriliğin yozlaşan bu durumu karşısında, ilgili beylerbeyinden boşalan gedükleri doldurmada dikaktli olunmasını tembih ederken “Rum” konumuna da açıklık getirmektedir: Yabancı ve bedevilere (Araplara) karşı genç, güçlü ve cesur “Rum yiğitleri” yeğlenmelidir.[32] Anladığım bu belgeyi tercüme edip yayımlamış olan Uriel Heyd, dipnotunda “Rum” deyimini açıklama gereği duyarken onu, haklı olarak, daha geniş bir coğrafya alanına yaymış, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliklerini dahil ederken köken 8Türk) yeknesaklığı aramamıştır. Basra beylerbeyine gönderilen bir ferman, diğer bir çok fermanda olduğu üzere benzer tercihlri vurgulamaktadır: 17 Temmuz 1565 tarihli bu sultan emri kopyasında, yerli Arapların boşalan askeri kadrolara atanmasının önlenmesi, bu yönde kesinlikle “Rum”ların,  “kul oğlu kul karındaşları”nın yeğlenmesi, hatta Türkistan ve Kürdistan beylerinin atanabileceği bildirilmektedir.[33] Aynı mahiyetteki bir hüküm yirmi yıl sonra yinelenirken, bir bakıma “Rum yiğitleri”ne olan güven tazelenirken, Tat, Arap, Çepni ve Kızılbaş gibi ırk ve mezheplerden olanlar “Rum” çemberinin dışında tutulmaktadır.[34]

Anlattığım belgelere ya da kimi kanunnamelere dayanarak “Rum”u açıklayarak veya İngilizceye çeviren kimi tarihçiler ona Türk ya da İngilizce’ye çeviren kimi tarihçiler ona Türk ya da Yunan gibi iki net ve zıt anlam vererek Osmanlı kimliğini istemeyerek de olsa, çok dar bir konuma sokmuşlardır. Örneğin Türk tarihçiliğinde önemli bir yeri olan –Osmanlı Beyliği’nin kuruluşuna ilişkin ileri sürdüğü “Marmara Ünitesi” teorisiyle onu özellikle ekonomik açıdan Bizans ile bütünleştirmeye çalışan –Mustafa Akdağ, yukara andığı belgelerde geçen “Rum yiğitleri” sıfatını “Anadolu Türkleri” olarak lgılamakta; Rum’a Anadolu, yiğit’e de “Türk” karşılığı bularak Osmanlı’nın Anadolu’daki çok-kültürlülüğünü ve Rumeli tarafını göz ardı etmektedir: Uzak yerlere gönderilen yeniçeri bölükleri ve diğer kale erenlerinin “halis Türk” olduğu ve özellikle Anadolu halkından toplandığı yolundaki sav, Osmanlı’nın politikasında var olmadığı bilinen bir Türk tercihi yaratmaktdır.[35] Akdağ’dan sonra gelen kimi tarihçiler de “Rumun Türk olarak yorumlanması yoluna gidildiği görülmektedir. Bir örnekle yetinmem gerekirse, Osmanlı dönemi Mısır üzerine yaptığı araştırmalarıyla bilinen Michael Winter’in, Mısır kanunnamesinde geçen “Rumlu”yu tereddütsüz biçimde Türk olarak tercüme etmesi, şüphesiz, Osmanlı kimliğinin aranması yolundaki çabalara yardımcı olmamaktadır: Mısır’ın Osmanılar tarafından zaptından sonra ortaya konan ve Osmanlı yönetiminin esaslarını düzenleyen Kanunname’de tercih edilen askeri/yönetici kişilerin “Rumlu” olması gerektiğindeki tercih, “Türk’e (Turkish) dönüştürüldüğünde, Osmanlı yönetiminin kimi zaman çapulcu ve isyankar saydığı “etrak” Türkler) ile karıştırma yanlışlığına götürmektedir.[36] Oysa Rumi yada Rumlu, İslamiyetin baş rolü oynadığı bir kimlikle tanımlansa bile, coğrafyası Anadolu ile sınırlandırılmamalıdır.

Öte yandan bura konumuz olan “Rum”un “Grek” veya “Yunani” olarak açıklanması, tarih öğrencisini başka bir yanlışa sürüklemektedir. Osmanlı tarihi üzerine yazdıklarıyla belirli bir düzeye ulaştıkları tarihçilik dünyasında kabul edilmesine rağmen, sözcüğü orjinal biçimi Roma ile bütünleştirip, Bizans’a “Yunan” olarak bağladıktan sonra Osmanlı kimliğinide öylece algılayan tarihçilerin bu tür yaklaşımları sanıyorum, acele yapılan yorumlardan kaynaklana gelmiştir. Örneğin, Amy Singer’in çok yaarlı bri çalışma olarak kabul ettiğim bir kitabında, Kudüs’te bulunan Kanuni Sultan Süleyman’a ait bir kitabede geçen “al-Rum”u “Grek” olarak tercüme etmesi sözcüğün Osmanlı yönetiminde neyi ifade edbileceği hususunun üzerinde durulmamasından kaynaklanmaktadır. Kitapta, Arap ve Acem dünyasıyla birlikte geçen Rum, Osmanlı’nın Rumeli yakasıyla birlikte Anadolu’nun oluşturduğu kor bölgesi ve insanlarından başkası değildir; başka bir ifadeyle, sultanın egemenliğindeki esas coğrafyaya sahiplenme ve aidiyettir.[37]

Son birkaç anımsatma

Osmanlı terminolojisinde “zendeka ve ilhat” olarak geçen, günümüz Türkçesi’nde de”sapkınlık ve dinsizlik” olarak tanımlanan toplumsal hareketleri ele alırken onları merkeziyetçiliğin, dinselliğin ve değişen coğrafi mekanların oluşturduğu resmi ideoloji karşısında değerlendiren Ahmet Yaşar Ocak “Rum”u şöylece Osmanlı kimliği içine sokmaktadır:

İşte, 14. yüzyıl başlarında Anadolu’nun kuzey-batısındaki Bizans ucunda, büyük çoğunluğu itibariyle konar-göçerlerden oluşan bir toplumsal yapıya dayanan bir uç beyliği olarak tarihte yerini almaya başlayan Osmanlı Devleti, bu iki paralel (ortodoks-heterodoks)İslam yorumunun varisiydi. Hatta halkın belli bir kesimi, daha ziyade heterodoks İslam’ı yaşamaktaydı. Bu vakıanın en belirgin göztergesi, Aşıkpaşazade, Oruç Beğ ve Neşri tarihleri gibi, erken Osmanlı kaynaklarında beyliğin kuruluş döneminin, Rum abdalları yahut Abdalan-ı Rum tabir edilen, Ahmedi Yesevi sufilik geleneğinin temsilcileri olan dervişlerin menkabeleriyle iç içe tasvir olunmasıdır.[38]

Ocak bu satırlarıyla – ve bu konuya değindiği başka incelemeleriyle- en azından Osmanlı erken dönemine getirdiği yumuşaklık, kimi zaman rivayetlere boğulmuş yargılar karşısında yararlıdır ve Osmanlı kuruluş dönemi için gerekli objektifliği teşvik etmektedir.

Rum ülkesinin yani Bizans’ın merkezini fethedip onun kimliğine siyasal ve toplumsal anlamda da sahip çıkmaya çalışan Sultan II. Mehmed’den çok sonra, 16. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman’ın, V. Karl’ın Roma İmparatorluğu’nu tekeline alma isteklerini reddedip dönemin kayserlerini yönlendiren ve dünya imparatorlarını taçlanıran evrensel bir hakimiyet fikrinin ortasında, şüphesiz Rum vardı.[39] Mustafa Ali’nin de 17. yüzyıl arifesinde yansıttığı ve Anadolu ile Rumeli bölgelerinde geliştirilmiş “Rumi” imgesi ve kimliği,[40] Orta Asya’dan ve İslami devletlerden gelen ögelere, Osmanlıların 14-17. yüzyıllar tarihi bakımından önemli katkılar ve bir başka kimlik olarak sayılmaktadır. Halil İnalcık’ın 60 yıldan fazla süren Osmanlı araştırmacılığının sonlarında, Osmanlı’nın çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü niteliklerini, “Osmanlı İmparatorluğu bir Türk İmparatorluğu değildi” biçiminde dünyaya ilan etmesi çok manidardır.[41] Böyle bir yargıya, mesleğindeki onca deneyim ve tarih bilinci yanında Balkanların ve Arap ülkelerinin geri kalmışlığında Osmanlıalrı suçlayanlara karşı Türkleri savunma içgüdüsüyle vardığı düşünülse bile, yagısının yerinde sayılabileceğini vurgulamalıyım.

Bu tür yaklaşımların, yani Osmanlı merkezinin ve çevresindeki Anadolu ve Rumeli topraklarının kenar/sınır yapılanmalarıyla kıyaslamalarının, hatta Stefanos Yerasimos[42] ve Dimitri Kitsikis[43] gibi tarihçilerin yakın zaman kadar işledikleri ve Osmanlı’nın bir ara bölgesi olarak değerlendirmelerin, özellikle de Cemal Kafadar’ın “iki dünya arasında” konum belirleme girişimlerinin çok yararlı olacağı kanısındayım veandığım bu araştırmaların bizleri, Rumi coğrafya ve kültürünü merkez sayan ve kendince yeni bir Rumi yaratan “Osmanlı” ufkunda daha rahat dolaştırmaya yardımcı olduklarını sanıyorum.

Bütün bu yargılamaların ve arkalarında yattığı sanılan kaynakların çevresinde kısaca dolaştıktan sonra, Bozkurt Güvenç’in Türk Kimliği kitabında dile getirdiği tekerlemenin, yani “Türk Osmanlı idi ama Osmanlı Türk değildi” deyişi ya da satırları arasına sokma gereği duyduğu “Selçuklu ve Osmanlı yönetiminn Rum (Bizans) kültür mirasına ne kadar sahip çıktı? sorusu[44] üstüne yapılabilecek yorumlar ve verilebilecek yanıtlar çeşitlenebilir, yazarın öngördüğü çeşitliliğe daha rahat gidilebilir.[45] İki özel/yerel örnekte görüleceği üzere, Osmanlı’ya değişik zaman ve zeminde daha geniş coğrafya’da daha bütünleştirici sosyokültürel açıdan bakılabilir: Şehzade Selim’in Trabzon’da annesi anısına yaptırdığı Hatuniye Camii kitabesindeki “Banu-i Rum”daki”Rum”u Heath Lowry’nin önerisiyle sadece “Grek” ya da Mahmud Goloğlu’nun keşfiyle yalnızca Türk olarak betmlemek[46] ne denli doğrudur? Öte yandan, Haim Gerber’in bölgesel bir kavramı işlediği bir konuda, Filistinli Müfti Hayreddin el-Remli’nin “Ebu Suud’u neden mufti al Diyar al-Rumiyya şeklinde adlandırılıyordu? Sorusuna verdiğiyanıtta al-Diyar al-Rumiyya’yı –Osmanlı egemenliği altında bulunmasa bile- Türklerin toprakları biçiminde tercüme etmesi[47] ne kadar gerçekçidir?

Osmanlıların ait oldukları yeri/kimliği/kimlikleri saptamada kesin sınırlamalar içine sıkışıpkalmanın anlamsızlığını belirtmek ve Rum’a, “herkesin Osmanlısı kendine” dedirtecek veya “ideal Osmanlı yok” yargısına varacak kada çeşitli kimliklerin içinde bir yer bulmak gerekiyorsa, bu yerin Türk ile Yunan (ve başkaları arasında/ve birlikteliğinde, (merkezi) İslam ile Hristiyanlık ekseninde ve İstanbul’un çevresindeki geniş yelpazenin Anadolu ve Rumeli topraklarını içeren coğrafyasında gezinmek, Osmanlıyı bu yolda biçimlendirmek zorunluluğu bulunduğu kanısındayım. Rum ile kendisini simgeleyen Osmanlı yönetiminin böyle bir sahiplenme arzusunun, belirli yzüyıllar için bile olsa, kendisine yakıştırdığı bir çok ülke ve halklarını dışlayan yaklaşımının da ortaya çıakrılabileceğini düşünüyorum.

1999 yılında Osmanlı’yı canlandırma ve onunla sadece Türk-İslam ögelerini yeğleyerek tarih yapma gereği duyanlar, onun, dünya tarihçiliğinde gerek Rumi merkezi aidiyeti ile gerekse bu merkezi bölgelerin sınırlarındaki egemenlik alanlarındakilerle olan ilişkilerini pek düşünmemiş ve ona daha uygun bir yer ve kimlik(ler) arama yoluna gitmemiş görüntüsü vermektediler. Bu kısa yazının tarihçiliğine, böyle sınırlamayı aşma yolunda, bir katkısı olabileceğini umuyorum: Rumi’nin, Türk ve Müslüman ile birlikte ve bunların ötesinde Osmanlı için –belirli yüzyılları kapsamına alsa bile- bir başka kimlik ifade ettiğini, daha doğrusu, onun sadece bir coğrafya çizmeyip çok dinli, çok dilli, çok kültürlü – ama kimi dışlamaları da içeren- kimliğini zenginleştirdiğini sanıyorum.

*Salih, Özbaran, Prof. Dr.


 

[1] Milliyet 28 Mart 2000 Yalçın Doğan, Hürriyet 26 Mart 2000 Hürriyet

[2] Z. Arıkan, “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihteki Yeri Paneli”, “Müdafaa-i Hukuk, no.28 (Kasım, 2000), s. 45-47

[3] C. Hill, “England’s Turning Point: Essays on 17th Century English History, Londra 1998, s.30

[4] N. Bilgin, Kollektif Kimlik, Sistem Yayıncılık. İstanbul, 1995

[5] O. Koloğlu, “700. Yıl Anmaları Başlarken”, Tarih ve Toplum. S. 181. Ocak 1999, s.59

[6] O. Özel, “XIII. Türk Tarih Kongresi ve Osmanlı Tarihi, Toplum ve Bilim, s. 83 (Kış 1999/2000) s. 353-354

[7] Bkz. Cogito (Osmanlılar Özel Sayısı), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999, s. 25-40

[8] M. Guboğlu’nun Paleografya si diplomatica turco-osmana (Bucharest, 1958 s. 133)’dan alıntı içi bkz. Halil İnalcık, “State, Sovereignity and Law during the Reign of Süleyman”, Süleyman the second and his Time (ed. Halil İnalcık ve C. Kafadar), ISIS, İstanbul, 193, s. 269-283

[9] C.K.Neumann, “Devlet’in Adı Yok: Bir Amblemin Okunması”, Cogito, s.19, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s. 87-89.

[10] London-New York/I B. Tauris, 1998.

[11] N. Göyünç, “Osmanlı Devleti Hakkında Kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle, Cogito, s. 19. Yapı Kredi Yayınları, İstabul. S. 269-183

[12] İ. Ortaylı, “Osmanlı Kimliği”, Cogito, s. 19, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul. S. 77-85

[13] B. Lewis,” The Multiple Identities of the Middle East, Weidenfeld and Nicolson, Londra, 1998.s 11.

[14] EI, 2nd edition

[15] J. L. Bacque-Grammont, Les Ottomans, Les Safavids et leur voisins: Contribution a l’historie des relatioms interntionales dans l’Orient Islamique de 1514 a 1524, Nedherlands Historich-Archaelogisch Instituut, İstanbul, 1987. s. 314.

[16] C. Kafadar, Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State, University of Clifornia Press, 1995, s. 1-2. A. Hourani’nin makalesi daha önce Fransa’da verilmiş bir konferans olup esas olarak ihmal edilmiş Osmanlı tarihinin Ortadoğu ve daha geniş bir dünya için önemini vurgulamaktadır: “How should we write the History of the Middle East? İnternational Journal of Middle East Studies, c. 23, 1991, s. 125-136.

[17] Bu çerçevede yayımlanmış olan bir makalem için bkz. “Ottomans as Rumes in Porteguese Sources in the Sixteenth Century”, Portuguese Studies, c. 17, 2001, s.64-74

[18] A. Kroell, “Le Voyage de Lazarus Nürnberger en Inde (1517-18)”, Bulleten des Etudes Portugaises et Bresiliennes, no. 41, 1980, s. 59-87.

[19] Alıntı, S. Subrahmanyam tarafından da yapılmıştır: The Career and legend of Vasco da Gama, Cambridge U.P. 1997, 267-268

[20] A. Reid, “Sixteenth Centurt Turkish influence in Western Indonesia” Journal of Southeast Asian History, c. 10. no.3, Ekim 1969, S. 395.; D. Lombard, “L’Empire Ottoman vu d’Insuline”, Passe Turco-Tatar present Sovietique: Etudes offerts a Alexandre Beningsen, ed. Lemmercier-Quelquejay, Veinstein, Wimbush, Paris, 1986.

[21] M. Rosabi, “Thedecline of the Central Asian caravan trade”, The Rise of Merchant Empires: Long-distance Trade in the early modern World, 1350-1750 (ed. J.D. Tracy), Cambridge U.P. 1990, S. 359 (Bu satırlara dikkatimi çeken arkadaşım Metin Kunt’a teşekkür borçluyum)

[22] Justus Strandes, The Porteguese Period in East Africa (çev. J.S. Kirmann) Nairobi, 1968 (yeni basım) s. 129,133

[23] V.J. Parry, “Warfare”, The Cambridge Hi,story of Islam (ed. P. Holt, A. Lambton and B. Lewis), Camridge, U.P. c. 2, 1970. s. 838

[24] C. E. Bosworth, Encyclopedia of Islam (ikinci edisyon)’daki Rum maddesinde, terimin özellikle Arap literatüründeki gelişimini yansıtmaktadır. Arap ve diğerİslam ülkelerinin tarihsel edebiyatlarında Osmanlı için kullanılmış ad ve ünvanları saptamak, şüphesiz çok yararlı olacaktır. Bir makale çerçevesi içinde olsa da, örnek ve başarılı bir çalışma U.W. Haarman tarafından yapılmıştır: “Ideoloji and History, Identity and Alterity: The Arap Image of the Turs from the Abbasids to Modern Egypt”, International Journal of Middle East Studies, c. 20, 1998, s. 175-196.

[25] The Travels of Ibn Battuta, A.D. 1325-1354 (ed. H.A.R. Gibb), Cambridge U.P., 1962. C.2., s. 415

[26] Tursun Bey, “Tarih-i Ebül’l feth (yay. M. Tulum), İstanbul, 1977, s. 72

[27] Tursun bey, age. 182

[28] İbn Kemal, Tevarih-i Al-i Osman, VII. Defter (yay. Ş. Turan)

[29] Die Alosmanische Chronik Des Asikpasazade (ed. F. Gise), Otto Zeller Verlag, Osnabruck, 1972, s.5

[30] C. H. Fleischer, Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1996, s. 263

[31] Selaniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selaniki (yay. M. İpşirli), Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1989, c.1. s. 64, 196, 224, 312 ve 429.

[32] U. Heyd, Ottoman Documents on Plaestine, 1552-1615: a study of the firman according to the Mühimme Defteri, Oxford U.P., 1960, s. 68-69

[33] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (İstanbul), Mühimme Defterleri, no. 5 s.25

[34] Mühimme Deferleri, no. 61. s. 38

[35] M. Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi”, c. 2, TTK, Ankara, 1971, s. 107-109.

[36] M. Winter, “The re-emergence of the Mamluks following the Ottoman conquest”, Mamluks in Egyptian Politics ans Society (ed. T. Philipp and U. Haarmaan), Cambridge U.P. 1998, s. 94-95. Anılan kanunname için bkz. Ö.L. Barkan, XV ve XVIıncı Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali esasları I: Kanunlar, İstanbul, 1945., s.358.

[37] A. Singer, Palestinian peasants and Ottoman officials: Rural aminitration around sixteenth-century Jerusalem, cambridge U.P. 1994, s. 127.

[38] A.Y. Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15-17. yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yay. 1998, İstanbul, s. 80-81.

[39] F.M. Göçek, “The Social Construction of an Empire: Ottoman State under Süleyman the Magnificient”, Süleyman... (ed. İnalcık and Kafadar), s. 93-98

[40] Fleischer, Tarihçi Mustaa Ali...10. Bölümdeki açıklamalar.

[41] H. İnalcık, “The Meaning of Legacy: The Ottoman Case”, Imperial Legacy: The Ottoman Imprint on the Balkans and the Middle East (ed. L.C. Brown), Columbia U.P. New York, 1996. s. 19

[42] S. Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar: Balkanlar Kaflasya ve Ortadoğu, İletişim Yayınları. İstanbul, 2000 (4. baskı)

[43] D. Kitsikis, Türk-Yunan İmparatorluğu, İletişim Yayınları. İstanbul, 1996.

[44] B. Güvenç, Türk Kimliği: Kültür tarihinin kaynakları, Kültür Bakanlığı. Ankara, 1993, s. 129 ve 169.

[45] Cogito dergisinin çıkardığı “Bizans” sayısındaki (s. 17, Kış 1999) bazı yazıların –özellikle Nevra Necipoğlu’nun katkılarındaki uyarılar ve Bizans’ın Mirası Üzerine Tartışma”da eksiklikleri dile getiren Doğan Kuban gibi bilginlerin-değindiğim soruya verilebilecek yanıtların, bu alandaki ihmal (ve önyargı) yüzünden, ne denli araştırma ve bilimsel anlayış gerektirdiğini vurgulamaları çok ciddiğye alınması gereken uyarılardır.

[46] H. Lowry, “Süleyman’s Formative years n the city of Trabzon: Their Impact on the Future Sultan and the City”, Süleyman... (ed. İnalcık and Kafadar), s. 22-24

[47] H. Gerber, “Palestine and Other Territorial Concepts in the 17th Century”, International Journal of the Middle East Studies, c. 30, no. 4. 1998, s. 568.


 

* SALİH ÖZBARAN TOPLUMSAL TARİH, SAYI: 101 MAYIS 2002