ETNİK KİMLİK UYANIŞI
20. yüzyılın son on yılında, yaşadıkları coğrafyada
siyasi bir egemenliği olamayan etnik gruplarda bir
uyanış görüldü. Bu uyanışı tetikleyen en önemli
etken Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın yeni bir
kimliğe bürünmesi gerçeğidir. Buradan hemen şu sonuç
çıkarılabilir; SSCB’nin resmi sosyalizm anlayışı
milliyetçiliği ve etnik kültürleri yok etmediyse
bile, bu kültürlerin tehdit oluşturacak bir kimliğe
dönüşmesine izin vermiyordu.
Ancak, etnik gruplardaki bu uyanışın yalnızca eski
SSCB ve Yugoslavya sınırları dahilinde kalmamış
olması, konunun yalnızca resmi sosyalizm anlayışıyla
sınırlandırılmasını engelliyor.
Son yüzyılda kapitalist ulus devletlerce ve
sosyalist “proletarya diktatörleri”nce aşağılanan,
yok sayılan, mevcut siyasi egemenlikler içerisinde
eritilmeye ve asimile edilmeye çalışılan etnik
grupların uyanışı, özünde bir başkaldırı sürecidir.
Bu başkaldırı egemenlere karşı, bir kölenin sahibine
isyan edişine benzemektedir, klasik, yani sınıfsal
içeriği yoktur (SİLAH SAĞLAYAN GÜÇLER AYRI BİR
TARTIŞMA KONUSUDUR.).
SSCB’de Rus hegomanyasına, Yugoslavya’da Sırp,
Balkanlar’da mevcut iktidarlara karşı başlayan
isyanın temelinde yalnızca siyasi ve etnik sorunlar
yatmamaktadır. Bu ülkelerde ve coğrafyalarında
uygulanan ekonomik sistemlerin iflas etmeleri, refah
düzeylerinin birdenbire dibe vurması geleceğe dair
umutları azaltmış, çoktandır saklı tutulan sorunları
su üstüne çıkarmıştır.
Türkiye, eski “sosyalist” ülkelerle aynı olmasa da
kendine özgü benzer bir süreç yaşamaktadır.
Doğaldır ki, Türk yurtseverleri Kafkasya’da,
Balkanlar’da oluşan kaos ortamının ülkelerinde
yaşanmamasını istiyorlar. Ancak bunun yolunun
Türkiye’de yaşayan etnik grupları/kültürleri baskı
altına almak olmadığının bilincinde değiller. Çok
sık sözü edilen Türkiyenin “Jeopolitik” konumu,
sorunun çözümüne hiç bir zaman katkısı olmayacaktır.
Tam tersine (gerekçe yalnızca bu ise) sorunları
çıkmaz bir sokağa itecektir.
Sorunun çözümü yaşayan tüm etnik grupları/kültürleri
sıcak bir savaşa girmeden, olduğu gibi tanımaktır.
Bunun yolu da bilimin ve demokrasinin emrettiği
kurallara harfiyen uymaktan geçer.
Karadeniz örneğinde yaşanan, Karadenizlilerin Laz
mıdır, Gürcü müdür, Rum mudur, Türk müdür
tartışmaları bu kültürleri ve etnik grupları
tanımaya yardımcı olabilir. Ancak “Bize Laz
olduğumuz öğretildi, Gürcü veya Rum olduğumuz
öğretildi.” türü yaklaşımlar yeni bir egemen kültür
anlayışına hizmet eder ve bu anlayışların da
içeriği, böylesi bir amaç güdülmese bile içten içe
siyasidir, siyasi değilse bal gibi bir dayatmadır.
Yüzyılların dayattığı kültür erezyonu insanlarımızın
kendi kimliğini ifade etmesini güçleştiriyor. Şans
eseri ayakta kalan kimlikler ve kültürler, başka
kimliklerin varlığına ya dayanamıyor veya işine
gelmediği için yok etmek, egemenlik altına almak
istiyor.
Bu durumda en doğru ve insancıl yolun, herkesin
kendini ifade edebildiği bir dünya olduğuna
inanıyorum. Ancak devraldığımız kötü mirasları
yabana atamıyorum (savaş, yok etme, baskı, işkence
gibi).
Bu sitede, yani karalahana.com’da birçok kişinin
kendini özgürce ifade ettiğini görüyor ve
seviniyorum. Bazılarının bundan rahatsız olması
doğaldır. Yine de, özgürlüğün birçok rahatsızlığın
tedavisini sağlamaya yardımcı olduğuna tanık olmuş
birisi olarak, rahatsızlardan da rahatsız olmamanın
gerektiğine inanıyorum.
Bırakın isteyen kendini Türk, Laz, Rum veya Gürcü
hissetsin. Göreceksiniz, gelecekte (çok uzak değil)
bu tartışmalara, biz neleri tartışmışız diye gülüp
geçeceğiz.
(La, inşallah ha bu son deduğum tutar da şerefine bi
horom ederuk. Webmaster’umuzi da aluruk ortaya
doneruk!)
Bazen böyle ciddi yazılar yazmak çok canımı sıkıyor.
Ben bizim uşaklarla mavra yapmak istiyorum. Ha bole
ciddi meselelerle uğraşırken, hayatı dalgaya alan
yanımızı unutuyor ve birbirimizin sabrını
zorluyoruz.
Trapezan’i ole ozledum ki (içinde epey sivri buyukli
arkadaşlarum da var), sormayun!
Ah olan ahhhh Of Tağlariiiii.......
|