Vahit Bey,
Size yazdığım son yazıya “tazyi-i nefes mi ediyoruz”
diye başlık koymuştum. Yani “boşuna nefes mi
tüketiyoruz?” demek istedim. Ki; öyle olduğunu
belirtmeye çalışmıştım.
Diyorsunuz ki: “son mesajinizda, Turklere karsi kin
besledigimi yazdiniz... bu iddianiz, amacli oldugu
gibi kesinlikle de dogru degildir! tarihi gercekleri
dile getirirken, ne yazik ki bazi hos olmayan ve bir
daha yasanmasini istemedigimiz bazi olaylara da
deginmek zorunda kaliyoruz.
sanirim konuyu bastan sona bir butun olarak ele
aldik ve toparlamakta gucluk cektigimiz gibi, baska
arkadaslarin da girdigimiz konulari algilamalari ve
degerlendirmeleri guclesiyor!”
Kardeşim,
Sana bir tavsiye:
1.Önce hiçbir şey okumadan yaz! (Öyle yapıyorsun
zaten).
2. Sonra yazdıklarını “muhayyel rakip”lerine
göndermeden oku!
3. Kendi yazıp okuduklarını ‘anlamaya çalış’!
4. Anlayabilirsen bir daha yazmaktan (ki anladığım
kadarıyla yazma konusunda epey ‘iştah’lısın. Bu da
herhalde oldukça ‘aç’lıktan kaynaklanıyor.) imtina
et!
5. Sizi okuyunca, eskilerin “okur-yazar” ayrımını
daha iyi anlıyorum, bugün buna bir de ‘anlar’ı
eklemek lazım. Yani çağdaş versiyonu şöyle olmalı:
“OKUR-YAZAR-ANLAR”.
Şunu yazdım: “Türk Irkı”na müthiş bir antipati
duyabilirsiniz. Bu engellenemez bir şeydir. ....
Helenlere olan demokrat muhabbetinizi, saygınızı
diğer ırklara da (özellikle Türklere) de
gösterirseniz, tesir alanınız daha da genişler
sanıyorum !” ayrıca “Türklere (hem de tarihsel,
sosyolojik, kültürel, vs. birikimlerine kadar )
saldırma nöbetleriniz niçin sürekli depreşiyor!”
dedim. Bunları da sizin bana yazdığınız uzun
satırlarınızı size ‘göstererek’ ifade ettim. Beni
sürekli, size karşı ‘tutanak tutmaya’ mecbur
etmeyin. Daha da tutma niyetinde değilim.
İş; hiç de benimsemediğim, istemediğim noktalara
doğru gidiyor sanıyorum.
Diyorsunuz ki: “..bu kadar uzun ve icerigi
satasmalarla dolu yazilara vaktim cok kisitlidir.”
Bu söz ve vaadinizi samimi bulmak istiyor ve yerine
getirmenizi bekliyorum. Yani yazmaya karşı
“vaktinizin kısıtlı olması”nı diliyorum.
“Satışmalarla dolu yazılara vaktim yok” derken
“Sataşmalardan olağanüstü hazz alıyorum” demek
istiyorsunuz sanıyorum.
Son yazdığım yazıdaki hiçbir konuya ne girme, ne de
cevap verme ‘lütfunda’ bulunmadınız. İyi ki de
bulunmadınız, yeni dehlizlere doğru çekilmekten
ürküyorum !
Bu konuda sanıyorum bildiğiniz bir fıkrayı bir kez
de ben hatırlatayım size: “Karadenizli otomobiliyle
otobana ters yönden girmiş. O anda hemen aracının
radyosundan bir anons: ‘Sayın sürücüler! Bir
otomobil yola ters girmiştir, dikkatli olun!.
Bizimki bu anonsu duyunca şöyle der: ‘Ne demek bir
tane! Hepsi ters geliyor!”
Kusura bakmayın (bakabilirsiniz tabii) sizin haliniz
bu dostum !
Bana, sürekli ‘nakarat’ yaptırmayın! Eğer Of
lisaniyle “atişmak” istiyorsan onu da biraz
becerebilirim ancak “şartlarım namüsait!”.
Bana “tarihi tartışma metodu olarak” önerinizi kabul
etmiyorum! Sanıyorum yeterince (bence) tartıştık
(yani birbirimizi ‘tarttık’). Ancak siz
yazabilirsiniz. Belki takılacağım bir şey bulurum.
Diyorsunuz ki: “bundan boyle ve eger isterseniz,
tarihi bolum bolum ele alalim ve birbirimizi
(Islamci, Turkcu, Helenci vb) karalamadan
tartisalim. sorular soralim ve cevaplayalim. sanirim
daha acik ve anlasilir bir tartisma ortami
olusturulmus olur. boylece de forumu izleyen
arkadaslar, okuduklarini daha iyi degerlendirebilme
firsati bulurlar.”
İdrakin, fehm’in ne büyük nimet olduğunu insan bazan
daha iyi anlıyor! “Yarabbi aklımı koru!” duasını da
tabii..
“Helen” paranoyasıyla ortalığı yangın yerine
çevirmek isteyen sizsiniz, sonra da “birbirimizi
karalamadan” diyorsunuz.
Ben, Solaklı Vadisi’yle ilgili bir “iz”den
bahsediyorum. Örneğin “Kuman” izlerinden. Sanki bir
yığın plastik maddenin arasındaki ‘demir tozu’ gibi,
mıknatısınız hemen bu “iz”e takılıyor. Ya da
barometreniz bu “basınç”a duyarlanıyor!
Ama ben bu sitede kimi hezeyanları,
halisünasyonları, megalomanlıkları, serkeşlikleri
izlerken (insanın tebessüme de ihtiyacı olduğunun
idrakinde olarak) bile tebessüm edebiliyorum !
Diyorsunuz ki: “isterseniz, Mitolojiden
baslayabiliriz. Örnek olarak ta ortaya bir soru
atiyorum: Karadeniz bolgesinde, Mitoloji de adi
gecen hangi halklar vardir? sanirim bu konu kisa
surer ve hemen Pontos Kralligi donemine girer epey
tartisiriz. “
Bu konuları tartışmak için şartlarım var. Kabul
edersiniz veya etmezsiniz.
Önce herkesin anlayacağı biçimde, hangi ‘kavram
etrafında’ tartışacaksak belirgin bir ‘tanım’
yapacaksınız. ‘mitoloji’ konusunda da. Ve önce bana
“Mitoloji-Tarih” ilişkisini içeren düşüncelerinizi
aktaracaksınız!
Yalın bir tarih tanımınızı ve bu konuda hangi
‘referans’lara sahip olduğunuzu bildireceksiniz!
“Mitoloji tarih yazımında kabul görür mü?” bu
sorunun cevabını biraz ayrıntılı vereceksiniz!
“Bilinç düzeyinin değişimiyle gerçeklik düzeyi de
değişir mi?” ve “Bugünün normlarıyla, bakış
açısıyla, disiplinleriyle ‘geçmiş’i yargılamak doğru
mudur? Yanlış mıdır”
Bu konudaki düşüncelerinizi ve referanslarınızı
bildireceksiniz! Yani “kendinize ait” veya
“benimsediğiniz” bir “Tarih Felsefesi”nin ne
olduğunu ortaya koyacaksınız !
Ancak bundan sonradır ki sizinle bir “tarih”
diyaloğuna girebilirim! Aksi takdirde “nefes
tüketmeye” niyetli değilim!
Bunları size yazmamın amacı; ‘tartışmak istemeyişim’
değildir. Öyle de kabul edebilirsiniz. Ancak ben
“balık dört ayaklı olduğuna göre” diye konuya
girenle ‘zooloji’ tartışmasına giremem!
Size soruyorum: Kaba ve genel çizgilerle; Doğu
Karadeniz ve (özellikle Trabzon)la ilgili otokton
topluluklar, Pontos, Roma, Trabzon İmparatorluğu,
Osmanlı dönemleriyle ilgili şu ana kadar bulunmamış,
ortaya konulmamış herhangi bir kitap, belge, tablet,
arkeoloji malzemesi vs. vs. var mıdır?
Ben cevap vereyim: Yoktur. O halde neyi tartışıp
duruyoruz ve bir yığın yüzer-gezer
“malumatfuruş”luklarla zaman ve beyin hücreleri
öldürüyoruz?
Sıkıntı şurada sanıyorum: Olguları ve realiteleri
illa ki “yatağından kaydırmak” için “saplantı ve
saptırma”larla yatağı rutubetlendirmek ve sonra
sulandırmak... Böyle “yararsız ve umutsuz çaba”larla
yerin altı ve üstünde ‘depremler’ meydana getirmek,
olsa olsa “yarı mitolojik” yaratıkların işidir. O da
realiteler dünyasında değil de “evhamlar”
dünyasında..
Size ‘Simyacı’ romanında, “kendi kendine hayran” bir
tipin, berrak bir gölün sularında kendini
seyretmenin doyumsuz zevki içerisinde kendinden
geçmesi ve göle düşüp boğulmasını hatırlatsam çok mu
kaba bir örnek olur..
Dostum,
“Temel” simgeli oldukça ‘düzeyli’ intibaı veren
arkadaşla bir-iki yazışmamız oldu. Pek tartışma
sayılmaz. Bu yazışmayla ilgili diyorsunuz ki:
“Kumanca olduklarini iddia ettiginiz koy adlarini
bir kez daha arastirisaniz iyi edersiniz!!! kelime
kokenlerini aramak icin kullandiginiz metodu veya
izlediginiz yolu burada bizimle paylasabilir
misiniz?”
Kuman kökenli kelimelerle ilgili neleri öğrenmek
istiyorsunuz? Ayrıca bunlar bir ‘iddia’ deyil ‘ispat
istemeyen doğal gerçekler’dir. Yani
“mütearife-aksiyom” !
Helence’ye indirgeyemediğiniz hiçbir kelimeye niçin
tahammül gösteremiyorsunuz? Temel simgeli arkadaşa
da ifade ettim, bu konuda “ayrıntılı” bilgileri köy
kitabına saklıyorum. Ayrıca Komanit, Balaban gibi
Kuman kökenli köy adları konusunda farklı bir
araştırma mı okudunuz veya yaptınız? Burada yapay
bir morfolojik sahtekarlıkla (sizin yaptığınızın
simetriği şeklinde) Trabzon imparatorluğunu kuran
“Komnen-Kommenos”ları da “Kuman” olarak pekala
gösterebilirim (!) Hem gösterenler de var. Hoş, olsa
da olmasa da benim için hiçbir şey ifade etmiyor.
Ayrıca, bu konuda ‘keşfedilmemiş’ bir özel metodum
da yok.
Bu nasıl bir “fani olma-yok olma” dır ki
“helenizm”in dışında hiçbir canlı-cansız varlığa
yaşam hakkı tanımıyor !
Devam edelim mi? Bilemiyorum..
VİSİRLİ/Ankara (Yahya Düzenli)
|