Vahit Bey,
Selam..
Yapay “gel-git”lere, “birşeyler yazmak için yazmak”
sun’iliğine düşmeden başlayayım isterseniz.
Diyorsunuz ki:
“Pontos kelimesinin cografi bir isim olmadigini
iddia etmedim! cografi bir isim olamsinin yani sira,
belli kulturel sinirlari kapsayan bir bolgenin ismi
oldugunu yazdim. ornegin; Karadeniz kelimesi karsi
beri, dogu bati tum Karadenizi kapsar. fakat, Pontos
denildiginde sadece Turkiyenin dogu Karadeniz
bolgesi akla gelir. sanirim bunda yanilmiyorum.
yanildigim bir nokta varsa lutfen uyarin!”
diyorsunuz. Çok küçük bir muhalefetle aynen
katılıyorum. (Sürekli tekrarladığım bir usul ilkesi
var, burada da tekrarlayayım: Asla bir ‘bilirkişi
ukalalığı’ içerisinde görünmek istemem. Uyarmak da
haddim değil.) Muhalefetim şu: Herhalde Pontos’la
ilgili Doğu Karadeniz’e çok vurgu yapıldığı için
olsa gerek, “Pontos” denilince sadece Doğu Karadeniz
(özellikle de Trabzon) anlaşılıyor. Oysa Pontos
sadece Doğu Karadeniz Bölgesi’ni kapsamıyor. Pont
Kapadokyası denilen bölge batı karadeniz
sınırlarından Amasya-Tokat’a kadar uzanıyor. (Bunlar
basit maddi bilgiler zaten..). Bildiğiniz gibi
Amasya Pontos’un ilk başkentidir. Ve halen Amasya’da
bulunan “Kaya Mezarları”, Pontos Krallarının
mezarlarıdır. Yani demek istediğim şu: Pontos
vurgusu’nu indirgemeci bir yaklaşımla sadece
Trabzon’da sabitlemek tarihi-coğrafyayı saptırmak
olmaz mı? (Sizin böyle bir eğilimde olduğunuzu ima
etmek istemiyorum..). Pontos’u sadece Doğu
Karadeniz’le sınırlayan bu yaklaşım, Pontos’un ve
bünyesinde yaşayan toplulukların Anadolu’nun
“yerli”leri ve “yerli devleti” olduğu tesbitlerini
yalanlamaz mı?
Daha çok uzatmayayım isterseniz, geçelim..
“Pontos tarihi Helen tarihidir iddiasi subjektif bir
saplati ise, objektif gorus hangisidir?
belki yanilmis olabilirim, dogrusunu sizden
ogrenelim lutfen!
tarihin mitolojik bolumunden kactigim falan yok!
fakat, adem ile havva da bir mitolojidir!
yani; bu gibi bilgilere inanip inanmamak kisilerin
mantigina kalmis bir seydir.”
Pontos tarihinin helen tarihi olmadığına ilişkin
objektif görüş, yani bu konuda düşünmüş, araştırmış,
okuyup-yazmış olanların ittifakı (konsensüsü) şudur:
(Beni hayrete düşürüyorsunuz. “helenik kefeniz”
biraz ağır mı basıyor da ölçüyü kaçırıyorsunuz diye
düşünmek zorunda kalıyorum. Oysa ki yazdıklarınızdan
anladığım kadarıyla gramatik ayrıntılara kadar Doğu
Karadeniz’le uğraşmak istiyorsunuz.)... Evet..
Pontos Tarihi bütünüyle bir Helen Tarihi değildir.
Bunu, bu konuda elde varolan Şemsettin Günaltayın
“orijinal” denilebilecek “Yakın Şark-IV” ve Mahmut
Goloğlu’nun güzel bir derlemesi olan “Anadolunun
milli devleti Pontos” adlı kitaplarından kolayca
öğrenebilirsiniz. Ve bunları da okuduğunuzu
sanıyorum. Amma illa ki “Helenistik” bir “bütün”
görülmek isteniyorsa o da sizin bakışınız..
“Adem ile Havva da bir mitolojidir.” Görüşünüzü
bütünüyle “red”detmek durumundayım. Çünkü,
bilirsiniz ki mitoloji realiteye indirgenemeyecek
olandır. Adem ve Havva ise Tanrı’nın yazılı ilk
kadim öğretilerde, kitaplarda bildirdiği “ilk
insanlar”dır, yani “mit” değillerdir. Bir Çaykara’lı
olarak doğrusu esef ediyorum. Tarihsel bir olgunun
mitoloji veya realite olup olmaması “inanmaya” bağlı
değil, mutlak öğretiler’le “bildirilme”ye bağlıdır.
“İnanma” bu “bildirilme”den sonra başlar.. Neyse
felsefi bir damar açmak istemiyorum..
Dostum, herşey bir “kabul”le başlar ve bu kabulün
gerekçeleriyle ispatlanır ya da ispatlanmaz.
Size sormak istiyorum: Adem ile Havva’nın mitoloj
olduğuna ilişkin herhangi bir kaynak desteğiniz var
mı? (Tarzıma uygun değil ama gene de sormak
istiyorum). Ayrıca Kur’an-ı Kerim’deki “Allah ademe
bütün isimleri öğretti” ayeti (cümlesi) bilginin ilk
insana “bildirildiği”ni de ortaya koyuyor. Bu konuyu
gereksiz yere uzatmak istemiyorum. İsterseniz sadece
bu konuyla sınırlı tartışabiliriz..
Ayrıca, “inanıp inanmamak kişilerin mantığına kalmış
bir şey” değildir. Büyük bir usul yanlışına
düşüyorsunuz ve “esas”tan uzaklaşıyorsunuz bu
cümlenizle. Çünkü “inanma” bir mantık yani akıl
düzeyinde bir “algılama” hadisesi değil, “kalp”
düzeyinde bir “hissetme-inanma” hadisesidir. Tüm
antik ve çağdaş teoloji kitapları inanmayı “kalp ile
tasdik” olarak belirtirler. Onun için “mantık alanı”
ile “inanç alanı”nı karıştırmamak gerektiği
kanaatindeyim... Geçelim..
Şöyle diyorsunuz:
“bir bolgenin tarihi arastirilirken, istenildigi
kadar tarihin derinliklerine dalinabilinir.
arkeoloji bilimi kullanilarak, belki de milyonlarca
yil oncesine ait bilgiler de elde edilebilinir.
boylesine derin bir arastirma, ancak "insanlik
tarihi" cercevesinde yapilir. fakat, tarihi belli
bir kulturel yapi veya millet cercevesinde
inceledigimiz zaman isler degisir! bu durumda,
millet kavraminin ortaya ciktigi donemden baslamak
durumunda kaliriz. bu da yetmez tabi... tarihsel
nitelik tasiyan kalintilarin hangi uygarliga ait
oldugunu saptariz. yazili tarihten bolge de kurulan
devletlere ve egitim diline bakariz vb.
bir bolge de binlerce yil birlikte ve ayni siyasi
cati altinda yasayan bir toplumun heterojen ve
homojen niteliklerini binlerce yil sonra ayird
etmeye kalkmak, realitelerden kacmaktir!
ancak bir bolge de, binlerce yil sonra dahi olsa
kendi farkli kulturunu yasatabilen farkli bir toplum
varsa, zaten o toplum kendi kulturu cercevesinde
kimligini tasiyor demektir. “
Cevabım: Bütünüyle katılıyorum. Ancak bu
tesbitleriniz, önce yazdıklarınızla paralel değil,
hatta çelişiyor. Şimdi biraz daha “makul” ve
“soğukkanlı” olduğunuzu düşünüyorum. Cümleleriniz
oldukça yoğun çağrışımlara neden oldu ancak girmek
istemiyorum..
Doğu Karadenizle ilgili “düşünsel ürünler”de şu
husus sanıyorum gözden kaçırılıyor: Bölgemiz’de
arkeolojik kazı ve bulgular hemen hemen “yok”
denecek kadardır. Bu, belki bölgenin coğrafya olarak
zor şartlarından, belki de arkeolojik araştırmalara
konu olabilecek materyallerin dağınık olmasından
veya başka bir nedenden dolayıdır. Onun için Doğu
Karadeniz’in arkeolojisine göndermeler yaparak bir
“tarihsel arkaplan” önermeleri çok da uygun düşmüyor,
doğru görünmüyor.. (Bunu genel bir not olarak yazdım..)
Diyorsunuz ki:
“bugun, Girit adasinin neredeyse yarisindan fazlasi
irksal olarak Karadeniz kokenlidir. yuzyillar boyu
yasanan goclerden dolayi Istanbul rumlarinin onemli
bir kismi da oyle olmasi gerekir. bununla birlikte
bu kitlelerin tarihi de Helen tarihi cercevesinde
degerlendirilir. subjektif bir yaklasim mi yine?”
Karadeniz milleti diye bir millet yoktur. Lazlar
zaten kendi kulturleri cercevesinde kendi kulturel
kimliklerini koruyabilmislerdir. sonradan
yerlesenler (heterojenler) kendi kokenleri hakkinda
bilgi sahibidirler. geri kalanlar icin Makron,
Mosynik, Chalib, Dril, Tzan, Kerkit, Taok, Vyzir,
Kiss vb. gibi Helenistik caga ait klasik kitaplarda
yer alan kabile isimlerinden yola cikarak bir kimlik
arayisina gitmenin, Adem ve Havva ya kadar uzanmak
gibi bir sey olsa gerek...
ayrica bu kabilelerin farkli bir etnik yapidan
geldigi de belli degildir. Prohelenik donemde de
Atinalilar, Patralilar, Giritliler vb. Helen dunyasi
farkli bir cok kabilelere ayriliyordu. bolgeler
arasi anlasmazliklari hem dil hem de siyasi birlik
acisindan da mevcut idi.
kisaca soylemek istedigim; yurutmeye calistiginiz
mantikla yola cikarsak, yolun sonu yoktur.
ama illa da Helenismden kacmak istiyorsaniz, bosuna
ugrasmaniza ne gerek var?
Prohelenik caga atlayin ve kurtulun :)))
yine de mantigimda hatali olabilecegimi,
algilayamadigim bir kripto-bagimliligimin
olabilecegini dikkate alarak sizin yazacaklarinizi
degerlendirecegim.
sizi bekliyorum. “
Cevap:
Birçok konu birbirine karıştığı için topluca
değinmek daha münasip olur sanıyorum. Kuşkusuz
Karadeniz milleti diye bir millet yoktur. Aksini mi
söylüyorlar bilemiyorum. Zoraki bir “kimlik arayışı”
abesle iştigaldir. Aslında kimsenin (genelleme
yapmamak gerekiyor belki ama) “kimlik arayışı” gibi
bir kaygısı da yok. Hoş, arasa da nereye kadar
gidebilecek ? Ben kendimden örnek vereyim: Şu anda
350 sayfayı bulan kendi köyümle ilgili
(Çaykara-Visir) bir “köy kitabı” hazırlıyorum,
bitmek üzere. Osmanlı arşivlerinde 2 yıl kadar
araştırmalar yaptım. Köyde fiili araştırmalar,
derlemeler, vs. yaptım. Yazılı kaynaklarda (özel
olarak) 1486 yılına kadar inebildim ve oldukça
ayrıntılı bilgilere sahip oldum. Kendi atalarımı
(600 yıl öncesine ait) buldum... Bu araştırmam bir
“kimlik” arayışı kaygısından kaynaklanmadı. Nasıl ki
biz bugün yüzyıllar önceye ilişkin “kayıt” bulmanın
önemini hissediyorsak, belki bizden sonra varolacak
kuşaklara bir “insani ödev” olarak böyle bir “özel
tarih-kültür”ü aktarmayı denedim... Her neyse...
Bir de son zamanlarda “helenik aidiyet ve sığıntı”
mantığının mütekabiliyeti olarak “makron, mosinek,
haldi, vs...” aidiyet ve sığıntı psikolojisi
ortalığı kaplıyor.. (Sadece konu ile ilgilenenleri
tabii..).
Şunu da anlamakta zorluk çekiyorum: Niçin ısrarla ve
inatla Osmanlı ve Selçuklu’yu atlayarak zorlama bir
“aidiyet” oluşturulmak isteniyor? Bu mümkün mü?
Cumhuriyetin ilk yıllarında (Türk Tarih Kurumunun
oluşturulma aşamasında) zorlama bir bütüncü “etnik
kimlik” aidiyetinin benzeri bir biçimde kimisi
“atlanmış tarihsel bloklar”ın haricinde çabalar..
Bir de dostum eskilerin güzel bir sözü var: “Manasız
sualin lüzumsuz cevabı verilmez” diye.
“Yürütmeye çalıştığınız mantıkla yola çıkarsak yolun
sonu yoktur.” Diyorsunuz. Tam da anlayamadım. Nasıl
bir mantık yürütüyorum ki “çıkmaz sokak”ta bitiyor.
Ben; “herşey neyse odur”. “Bilgi bilene var” ve
“İlim maluma tabidir” ilke ve ölçülerinin gerçek
“bilim adamları”na ve “uzmanlara” çok şeyler
hatırlatmasını diliyorum.
Tekrar sormak istiyorum: Mantığımı nasıl bir şablona
döktünüz, yazarsanız sevinirim.
“Veba”dan veya “AIDS”den kaçar gibi İlla ki
Helenizm’den kaçma gibi bir derdim yok. Niçin kendi
kendinize illa ki bir “antitez”, “reaksiyoner”,
“karşı savaşçı” oluşturmak istiyorsunuz? Kendinizle
barışık, “ruh sağlığınız yerinde” rahat bir kişilik
oluşturmak varken neden illa ki bir “karşı atak
olsun ki ifademi bulabileyim” tavrına
bürünüyorsunuz? (Çünkü ‘Helenizm’den kaçmamayı
önerirken illa ki “karşı helenik” blokta “yer
tutma”yı, ısrarla öneriyorsunuz.)
“Helenizm” saplantısı sizde psiko-nevrotik bir ruh
hali oluşturuyor korkarım. Baksanıza “Protohelenik
çağa atlayın ve kurtulun” diyorsunuz. Ben kurtuluşu
aramıyorum. İnancım, “kurtuluşun manifestosu”na
uyarlıdır.
Bazan çok güzel kavramlar kullanıyorsunuz: “kripto
bağımlılığı” gibi..
Evet dostum..
Uzattık galiba ancak gene “heterojen” oldu. Zaten
böyle oluyor..
Sağlıcakla kalın..
Visirli/Ankara
|
|
Vahit TURSUN
(no login) |
sanirim anlasilma sorunu yasiyoruz!
No score for
this post |
February 3 2002, 6:57
PM |
Merhaba
Sanirim aramizdaki yazismalarin mefhumlarinda bir
bulaniklik var!
Belki de sizin bu foruma yeni katilmaniz, uzun
suredir olusmus olan aksiyon ve reaksiyonlar
arasinda bulundugunuz yerin tespitini
zorlastirmistir.
Artik hepimizin bildigi gibi Internette bir cok
forum, bilgi alisverisine yaradigi gibi psikolojik
desarj platformu olarak ta kullanilmaktadir.
Ozellikle herkese acik olan bu gibi forumlar, daha
cok karsi beri itismelerin yasandigi, milliyetci
veya mikromilliyetcilerin aralarinda satastigi
alanlar olarak karsimiza cikiyor.
Dolayisiyla her yeni gelen kisi, bu satasmalarin
ortasinda (yeri ne olursa olsun) nasibini aliyor.

Bir forumun sadece bilimsel acidan bilgi
alisverisinde kullanilabilmesi icin kapali (sifreli)
ve belli kisilerin katilabilecegi bir forum olmasi
gerekir. Ancak bu gibi kapali forumlarin, toplumsal
bilincin gelisimine saglayacagi yararin sinirli
kalacagindan, boylesi herkese acik forumlarda duse
kalka tartismaya, kendimizi ifadeye ve bir seyler
ogrenmeye calisiyoruz.
Simdi gelelim aramizda yarattigimiz gundem
maddelerine:
(siz--- "Herhalde Pontos’la ilgili Doğu Karadeniz’e
çok vurgu yapıldığı için olsa gerek, "Pontos"
denilince sadece Doğu Karadeniz (özellikle de
Trabzon) anlaşılıyor. Oysa Pontos sadece Doğu
Karadeniz Bölgesi’ni kapsamıyor. Pont Kapadokyası
denilen bölge batı karadeniz sınırlarından
Amasya-Tokat’a kadar uzanıyor. (Bunlar basit maddi
bilgiler zaten..). Bildiğiniz gibi Amasya Pontos’un
ilk başkentidir. Ve halen Amasya’da bulunan "Kaya
Mezarları", Pontos Krallarının mezarlarıdır. Yani
demek istediğim şu: Pontos vurgusu’nu indirgemeci
bir yaklaşımla sadece Trabzon’da sabitlemek
tarihi-coğrafyayı saptırmak olmaz mı? (Sizin böyle
bir eğilimde olduğunuzu ima etmek istemiyorum..).
Pontos’u sadece Doğu Karadeniz’le sınırlayan bu
yaklaşım, Pontos’un ve bünyesinde yaşayan
toplulukların Anadolu’nun "yerli"leri ve "yerli
devleti" olduğu tesbitlerini yalanlamaz mı?"))
Yukarida yazdiklarinizin tamamina katiliyorum.
(siz---- Pontos tarihinin helen tarihi olmadığına
ilişkin objektif görüş, yani bu konuda düşünmüş,
araştırmış, okuyup-yazmış olanların ittifakı
(konsensüsü) şudur: (Beni hayrete düşürüyorsunuz.
"helenik kefeniz" biraz ağır mı basıyor da ölçüyü
kaçırıyorsunuz diye düşünmek zorunda kalıyorum. Oysa
ki yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla gramatik
ayrıntılara kadar Doğu Karadeniz’le uğraşmak
istiyorsunuz.)... Evet.. Pontos Tarihi bütünüyle bir
Helen Tarihi değildir. Bunu, bu konuda elde varolan
Şemsettin Günaltayın "orijinal" denilebilecek "Yakın
Şark-IV" ve Mahmut Goloğlu’nun güzel bir derlemesi
olan "Anadolunun milli devleti Pontos" adlı
kitaplarından kolayca öğrenebilirsiniz. Ve bunları
da okuduğunuzu sanıyorum. Amma illa ki "Helenistik"
bir "bütün" görülmek isteniyorsa o da sizin
bakışınız.. ))
Yukarida ki yazdiklarinizda (benim acimdan!) bir
bulaniklik var.
En azindan, hangi pencereden bakarak bu yaziyi
yazdiginizi anlamakta bir mikro-problem
yasamaktayim.
Eger "Pontos" kelimesini sadece cografik bir isim
olarak algilayip, yaklasik olarak (mitolojik ve
yazili tarih dahil) 4000 yillik bir tarihinin
tumuyle bir Helen tarihi olmadigini aciklamaya
calistiysaniz, bunda haklisiniz ve size katiliyorum!
Cunku; Pontos cografyasinin tarihi, Helenleri,
Lazlari, Ermenileri, Turkleri vb. halklari icerir.
Osmanli ve Turkiye Cumhuriyeti dahi, ustlendikleri
rol geregi Pontos tarihi icinde tarihsel yerlerini
almaktadirlar.
Yok eger, "Pontos" kelimesini cografi bir
isimlendirme disinda, mitolojik donemden Trabzonun
fethinin gerceklestirildigi 1461 e kadar ki tarihi
belirtmek icin kullandiysaniz, o halde yine isler
degisir ve bir Helen tarihi oldugu gercegi karsimiza
dikiliverir!
Ben biraz daha detay vererek soyle aciklayayim:
Pontos tarihi Helen, Pers, Latin, Laz, Ermeni,
Osmanli ve Turkleri iceren bir tarih butunudur.
Siyasal acidan, mitolojik donemden Trabzonun fethine
kadar ki tarihi kesitin, baslangicta her ne kadar
Pers etkisi, sonradan her ne kadar Latinlerin etkisi
vardiysa da, bir Helen tarihi oldugunu dusunuyorum.
Yanilmis olabilirim.
Bu kaniya beni iten, mitolojik donemden Trabzonun
fethine kadar ki tarihi kesitte, Perslerin ve
Latinlerin siyasal etkilerine ragmen, halkin egitim
dilinin Helence oldugu gercegidir. Hatta, Osmanlinin
Trabzonu fethinden sonra bile, halkin buyuk bir
kesiminde egitim dili, (muslumanlasmasina kadar!)
Helence idi. Karadenizde Helence egitim, TC nin
kurulmasiyla birlikte tamamen sona ermistir.
Yine yaniliyor olabilirim! Baska bir detay
atladiysam siz lutfedin ogrenelim!

(siz---"Adem ile Havva da bir mitolojidir."
Görüşünüzü bütünüyle "red"detmek durumundayım.
Çünkü, bilirsiniz ki mitoloji realiteye
indirgenemeyecek olandır. Adem ve Havva ise
Tanrı’nın yazılı ilk kadim öğretilerde, kitaplarda
bildirdiği "ilk insanlar"dır, yani "mit"
değillerdir. Bir Çaykara’lı olarak doğrusu esef
ediyorum. ))
Bu gorusumu reddedebilirsiniz. Bu da sizin gorusunuz
olur!
Ayrica bir Caykarali olarak neye esef ediyorsunuz
anlayamadim???
Benim de Caykarali olmam, herhangi bir karsi gorusu
dile getiremeyecegim anlamina mi geliyor?
(siz--- Tarihsel bir olgunun mitoloji veya realite
olup olmaması "inanmaya" bağlı değil, mutlak
öğretiler’le "bildirilme"ye bağlıdır. "İnanma" bu
"bildirilme"den sonra başlar.. Neyse felsefi bir
damar açmak istemiyorum.. ))
Katiliyorum.
(siz--- Dostum, herşey bir "kabul"le başlar ve bu
kabulün gerekçeleriyle ispatlanır ya da ispatlanmaz.
Size sormak istiyorum: Adem ile Havva’nın mitoloji
olduğuna ilişkin herhangi bir kaynak desteğiniz var
mı? (Tarzıma uygun değil ama gene de sormak
istiyorum). Ayrıca Kur’an-ı Kerim’deki "Allah ademe
bütün isimleri öğretti" ayeti (cümlesi) bilginin ilk
insana "bildirildiği"ni de ortaya koyuyor. Bu konuyu
gereksiz yere uzatmak istemiyorum. İsterseniz sadece
bu konuyla sınırlı tartışabiliriz.. ))
Bu konu odukca uzayabilir ve bizi farkli
tartismalara dahi surukleyebilir!
Bence; bilimsel hic bir ispati bulunmayan her tarihi
anlatimin mitolojik bir degeri vardir. Bu acidan
Adem ile Havva ile ilgili anlatimlarin veya Kur’an
daki aciklamalarin bir mitolojik deger tasidigini
dusunuyorum.
(siz--- Ayrıca, "inanıp inanmamak kişilerin
mantığına kalmış bir şey" değildir. Büyük bir usul
yanlışına düşüyorsunuz ve "esas"tan uzaklaşıyorsunuz
bu cümlenizle. Çünkü "inanma" bir mantık yani akıl
düzeyinde bir "algılama" hadisesi değil, "kalp"
düzeyinde bir "hissetme-inanma" hadisesidir. Tüm
antik ve çağdaş teoloji kitapları inanmayı "kalp ile
tasdik" olarak belirtirler. Onun için "mantık alanı"
ile "inanç alanı"nı karıştırmamak gerektiği
kanaatindeyim... Geçelim.. ))
yoooo hic gecmeyelim

Yukarida yazdiklarinizda size katilmam mumkun degil!
Yazilarinizda kullandiginiz terimlerden yola
cikarak, bilimden haric ilim ile de ilgilendiginiz
kanisina vardim. Yaniliyor olabilirim???
Bu durumda "Kalp ile tasdik" sozcugunun mecazi bir
anlam tasidigini bilmemenizi kabul edemiyorum.
Toplumumuzda kullanilan bir cok sozlerin mecazi
anlam tasidiklarini hepimiz biliriz.
Ornegin; "kalbimi caldi, kalben tasdik, kalben
baglanmak" gibi sozcuklerin bildigimiz "Kalp"
kelimesi ile hic bir ilgisi yoktur!!!
Buradaki anlam, mecazi bir anlamdir.
Yani; beyne gelen bilgilerle alakali, beynin gereken
sorgulamayi yaptiktan sonra mantigi cercevesinde
gelen bilgilerin dogruluguna kanaat getirmesi
olayidir anlatilmaya calisilan.
Cok sevdiginiz bir buyugunuzden duyacaginiz her
sozun icerigini beyniniz sorgulamadan da kabul
edebilir. Fakat, bu "kabul" guven duydugunuz kisinin
beyninizdeki analiziyle ilintilidir. Boylesine bir
"kabul" her zaman yuzeysel kalmaya mahkumdur!
Baska bir ornekle aciklamaya calisayim;
Ailesi ve yasadigi toplumun kendisine aktardigi
bilgileri (ilmi veya bilimsel) beyninde sorgulamadan
kabul eden kisiler, gercekte kendilerine ait hic bir
bilgileri olmadigi gibi, beyinlerindeki bilgilere
bagliliklari, inanmalari yuzeyseldir. Bu gibi
kisilerin beyni eger yeni bilgilere kapali ve
beyinlerinin analiz yetisi sifirlanmissa, omur boyu
bildiklerinden kimse onlari vaz geciremez. Fakat
beyinleri yeni bilgilere acik ve beyinlerinin analiz
yetisi varsa, butun bilgi birikimlerine bagliliklari
bir anda altust olabilir. Bu da beyinlerinde mevcut
bilgilerin ne derece realiteler ile ortustugu ile
ilgilidir.
(siz--- Doğu Karadenizle ilgili "düşünsel ürünler"de
şu husus sanıyorum gözden kaçırılıyor: Bölgemiz’de
arkeolojik kazı ve bulgular hemen hemen "yok"
denecek kadardır. Bu, belki bölgenin coğrafya olarak
zor şartlarından, belki de arkeolojik araştırmalara
konu olabilecek materyallerin dağınık olmasından
veya başka bir nedenden dolayıdır. Onun için Doğu
Karadeniz’in arkeolojisine göndermeler yaparak bir
"tarihsel arkaplan" önermeleri çok da uygun
düşmüyor, doğru görünmüyor.. (Bunu genel bir not
olarak yazdım..))
Karadeniz ile ilgili, zaten yok denecek kadar az
olan arkeolojik kazilarda elde edilen bulgularin az
olmasina ragmen, bugune kadar ortaya cikarilanlarin
Helenizme ait olduklari gerceginden yola cikmak
durumundayiz. Yani; bir bilinmeyen var diye, eldeki
verileri kullanmamak durumunda kalamayiz. Ayrica,
eldeki veriler her ne kadar az dahi olsalar,
aralarinda farkli bir kultur ve siyasi kimlik
yapisina ait hic bir seyin bulunmayisi, yazili
tarihin yardimiyla da arkaplanda neler olup
bittigini gormemize neden oluyorlar. Ancak, bugunun
verileriyle dogruluguna inandigimiz bilgiler,
yarinin verileriyle alt ust olabilirler! Bu durum,
cok sikca bilimde basa gelen bir olaydir.
Bununla birlikte Karadeniz tarihi bu kadar da ustu
kapali, bilinmeyenlerle dolu bir tarih degildir.
Turkiye de kaynak eksikligi mevcut olabilir fakat,
tarihcilerimizin Atina ve Selanik te bulunan "Kucuk
Asya ve Pontos" arsivlerini incelemeden yapacaklari
her hangi bir arastirmanin sonucunun tartisilir
duzeyde kalacagi da kesindir.
(siz--- Birçok konu birbirine karıştığı için topluca
değinmek daha münasip olur sanıyorum. Kuşkusuz
Karadeniz milleti diye bir millet yoktur. Aksini mi
söylüyorlar bilemiyorum. Zoraki bir "kimlik arayışı"
abesle iştigaldir. Aslında kimsenin (genelleme
yapmamak gerekiyor belki ama) "kimlik arayışı" gibi
bir kaygısı da yok. Hoş, arasa da nereye kadar
gidebilecek ? Ben kendimden örnek vereyim: Şu anda
350 sayfayı bulan kendi köyümle ilgili
(Çaykara-Visir) bir "köy kitabı" hazırlıyorum,
bitmek üzere. Osmanlı arşivlerinde 2 yıl kadar
araştırmalar yaptım. Köyde fiili araştırmalar,
derlemeler, vs. yaptım. Yazılı kaynaklarda (özel
olarak) 1486 yılına kadar inebildim ve oldukça
ayrıntılı bilgilere sahip oldum. Kendi atalarımı
(600 yıl öncesine ait) buldum... Bu araştırmam bir
"kimlik" arayışı kaygısından kaynaklanmadı. Nasıl ki
biz bugün yüzyıllar önceye ilişkin "kayıt" bulmanın
önemini hissediyorsak, belki bizden sonra varolacak
kuşaklara bir "insani ödev" olarak böyle bir "özel
tarih-kültür"ü aktarmayı denedim... Her neyse...))
Sizi, bu gibi calismalarinizdan dolayi kutlamaktan
baska soyleyecegim bir sey yok.
(siz---"Yürütmeye çalıştığınız mantıkla yola
çıkarsak yolun sonu yoktur." Diyorsunuz. Tam da
anlayamadım. Nasıl bir mantık yürütüyorum ki "çıkmaz
sokak"ta bitiyor. Ben; "herşey neyse odur". "Bilgi
bilene var" ve "İlim maluma tabidir" ilke ve
ölçülerinin gerçek "bilim adamları"na ve "uzmanlara"
çok şeyler hatırlatmasını diliyorum.
Tekrar sormak istiyorum: Mantığımı nasıl bir şablona
döktünüz, yazarsanız sevinirim.))
Sizin mantiginizi henuz bir sablona dokebilmis
degilim.
Dokebilmek icin de sabirsizlandigimi ittiraf
etmeliyim

Size hitaben yazdiklarimda onyargili davranip,
mantigininizi bir sablona doktuysem, ozur dilerim.
Fakat boyle bir hataya(?) suruklenmemin nedeni, bu
forumda tartisma surecine katilir katilmaz da beni,
"Helenizm saplantisi" ile suclamanizdandir.
(siz---"Helenizm" saplantısı sizde psiko-nevrotik
bir ruh hali oluşturuyor korkarım. Baksanıza
"Protohelenik çağa atlayın ve kurtulun" diyorsunuz.
Ben kurtuluşu aramıyorum. İnancım, "kurtuluşun
manifestosu"na uyarlıdır. ))
Hic bir saplantimin olmadigini dusunuyorum.
Yaniliyor da olabilirim.
Yasadiklarim, belkide nevrotik sistemimi zedelemis
te olabilir. Fakat, psiko-sistemim hijyen
icermektedir.

Bunda tereddudunuz olmasin.
(siz--- Bazan çok güzel kavramlar kullanıyorsunuz:
"kripto bağımlılığı" gibi.. ))
Eh... uzun zamandir Atina da yasiyoruz, herhalde bu
gibi Helence terimleri yazilarimizda kullanmak zor
olmasa gerek...

selamlar
|
|