Lahana.org Karadeniz'in efsanevi sitesi Karalahana.com'un kardeş sitesidir!  

Hoşceldun Uşak! Habu sayfede son 24.09.2006 cuni bi şeyler edildi

Google

 

 

 

Vahit TURSUN'a ! "Kendinizi ifade için neden ısrarla Karşı Helenik" cephe açıyorsunuz

February 3 2002 at 11:03 AM
No score for this post
VİSİRLİ  (no login
Vahit Bey,

Selam..

Yapay “gel-git”lere, “birşeyler yazmak için yazmak” sun’iliğine düşmeden başlayayım isterseniz.

Diyorsunuz ki:
“Pontos kelimesinin cografi bir isim olmadigini iddia etmedim! cografi bir isim olamsinin yani sira, belli kulturel sinirlari kapsayan bir bolgenin ismi oldugunu yazdim. ornegin; Karadeniz kelimesi karsi beri, dogu bati tum Karadenizi kapsar. fakat, Pontos denildiginde sadece Turkiyenin dogu Karadeniz bolgesi akla gelir. sanirim bunda yanilmiyorum. yanildigim bir nokta varsa lutfen uyarin!” diyorsunuz. Çok küçük bir muhalefetle aynen katılıyorum. (Sürekli tekrarladığım bir usul ilkesi var, burada da tekrarlayayım: Asla bir ‘bilirkişi ukalalığı’ içerisinde görünmek istemem. Uyarmak da haddim değil.) Muhalefetim şu: Herhalde Pontos’la ilgili Doğu Karadeniz’e çok vurgu yapıldığı için olsa gerek, “Pontos” denilince sadece Doğu Karadeniz (özellikle de Trabzon) anlaşılıyor. Oysa Pontos sadece Doğu Karadeniz Bölgesi’ni kapsamıyor. Pont Kapadokyası denilen bölge batı karadeniz sınırlarından Amasya-Tokat’a kadar uzanıyor. (Bunlar basit maddi bilgiler zaten..). Bildiğiniz gibi Amasya Pontos’un ilk başkentidir. Ve halen Amasya’da bulunan “Kaya Mezarları”, Pontos Krallarının mezarlarıdır. Yani demek istediğim şu: Pontos vurgusu’nu indirgemeci bir yaklaşımla sadece Trabzon’da sabitlemek tarihi-coğrafyayı saptırmak olmaz mı? (Sizin böyle bir eğilimde olduğunuzu ima etmek istemiyorum..). Pontos’u sadece Doğu Karadeniz’le sınırlayan bu yaklaşım, Pontos’un ve bünyesinde yaşayan toplulukların Anadolu’nun “yerli”leri ve “yerli devleti” olduğu tesbitlerini yalanlamaz mı?

Daha çok uzatmayayım isterseniz, geçelim..


“Pontos tarihi Helen tarihidir iddiasi subjektif bir saplati ise, objektif gorus hangisidir?
belki yanilmis olabilirim, dogrusunu sizden ogrenelim lutfen!

tarihin mitolojik bolumunden kactigim falan yok! fakat, adem ile havva da bir mitolojidir!
yani; bu gibi bilgilere inanip inanmamak kisilerin mantigina kalmis bir seydir.”

Pontos tarihinin helen tarihi olmadığına ilişkin objektif görüş, yani bu konuda düşünmüş, araştırmış, okuyup-yazmış olanların ittifakı (konsensüsü) şudur: (Beni hayrete düşürüyorsunuz. “helenik kefeniz” biraz ağır mı basıyor da ölçüyü kaçırıyorsunuz diye düşünmek zorunda kalıyorum. Oysa ki yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla gramatik ayrıntılara kadar Doğu Karadeniz’le uğraşmak istiyorsunuz.)... Evet.. Pontos Tarihi bütünüyle bir Helen Tarihi değildir. Bunu, bu konuda elde varolan Şemsettin Günaltayın “orijinal” denilebilecek “Yakın Şark-IV” ve Mahmut Goloğlu’nun güzel bir derlemesi olan “Anadolunun milli devleti Pontos” adlı kitaplarından kolayca öğrenebilirsiniz. Ve bunları da okuduğunuzu sanıyorum. Amma illa ki “Helenistik” bir “bütün” görülmek isteniyorsa o da sizin bakışınız..

“Adem ile Havva da bir mitolojidir.” Görüşünüzü bütünüyle “red”detmek durumundayım. Çünkü, bilirsiniz ki mitoloji realiteye indirgenemeyecek olandır. Adem ve Havva ise Tanrı’nın yazılı ilk kadim öğretilerde, kitaplarda bildirdiği “ilk insanlar”dır, yani “mit” değillerdir. Bir Çaykara’lı olarak doğrusu esef ediyorum. Tarihsel bir olgunun mitoloji veya realite olup olmaması “inanmaya” bağlı değil, mutlak öğretiler’le “bildirilme”ye bağlıdır. “İnanma” bu “bildirilme”den sonra başlar.. Neyse felsefi bir damar açmak istemiyorum..

Dostum, herşey bir “kabul”le başlar ve bu kabulün gerekçeleriyle ispatlanır ya da ispatlanmaz.

Size sormak istiyorum: Adem ile Havva’nın mitoloj olduğuna ilişkin herhangi bir kaynak desteğiniz var mı? (Tarzıma uygun değil ama gene de sormak istiyorum). Ayrıca Kur’an-ı Kerim’deki “Allah ademe bütün isimleri öğretti” ayeti (cümlesi) bilginin ilk insana “bildirildiği”ni de ortaya koyuyor. Bu konuyu gereksiz yere uzatmak istemiyorum. İsterseniz sadece bu konuyla sınırlı tartışabiliriz..

Ayrıca, “inanıp inanmamak kişilerin mantığına kalmış bir şey” değildir. Büyük bir usul yanlışına düşüyorsunuz ve “esas”tan uzaklaşıyorsunuz bu cümlenizle. Çünkü “inanma” bir mantık yani akıl düzeyinde bir “algılama” hadisesi değil, “kalp” düzeyinde bir “hissetme-inanma” hadisesidir. Tüm antik ve çağdaş teoloji kitapları inanmayı “kalp ile tasdik” olarak belirtirler. Onun için “mantık alanı” ile “inanç alanı”nı karıştırmamak gerektiği kanaatindeyim... Geçelim..


Şöyle diyorsunuz:

“bir bolgenin tarihi arastirilirken, istenildigi kadar tarihin derinliklerine dalinabilinir. arkeoloji bilimi kullanilarak, belki de milyonlarca yil oncesine ait bilgiler de elde edilebilinir.
boylesine derin bir arastirma, ancak "insanlik tarihi" cercevesinde yapilir. fakat, tarihi belli bir kulturel yapi veya millet cercevesinde inceledigimiz zaman isler degisir! bu durumda, millet kavraminin ortaya ciktigi donemden baslamak durumunda kaliriz. bu da yetmez tabi... tarihsel nitelik tasiyan kalintilarin hangi uygarliga ait oldugunu saptariz. yazili tarihten bolge de kurulan devletlere ve egitim diline bakariz vb.

bir bolge de binlerce yil birlikte ve ayni siyasi cati altinda yasayan bir toplumun heterojen ve homojen niteliklerini binlerce yil sonra ayird etmeye kalkmak, realitelerden kacmaktir!

ancak bir bolge de, binlerce yil sonra dahi olsa kendi farkli kulturunu yasatabilen farkli bir toplum varsa, zaten o toplum kendi kulturu cercevesinde kimligini tasiyor demektir. “

Cevabım: Bütünüyle katılıyorum. Ancak bu tesbitleriniz, önce yazdıklarınızla paralel değil, hatta çelişiyor. Şimdi biraz daha “makul” ve “soğukkanlı” olduğunuzu düşünüyorum. Cümleleriniz oldukça yoğun çağrışımlara neden oldu ancak girmek istemiyorum..

Doğu Karadenizle ilgili “düşünsel ürünler”de şu husus sanıyorum gözden kaçırılıyor: Bölgemiz’de arkeolojik kazı ve bulgular hemen hemen “yok” denecek kadardır. Bu, belki bölgenin coğrafya olarak zor şartlarından, belki de arkeolojik araştırmalara konu olabilecek materyallerin dağınık olmasından veya başka bir nedenden dolayıdır. Onun için Doğu Karadeniz’in arkeolojisine göndermeler yaparak bir “tarihsel arkaplan” önermeleri çok da uygun düşmüyor, doğru görünmüyor.. (Bunu genel bir not olarak yazdım..)

Diyorsunuz ki:

“bugun, Girit adasinin neredeyse yarisindan fazlasi irksal olarak Karadeniz kokenlidir. yuzyillar boyu yasanan goclerden dolayi Istanbul rumlarinin onemli bir kismi da oyle olmasi gerekir. bununla birlikte bu kitlelerin tarihi de Helen tarihi cercevesinde degerlendirilir. subjektif bir yaklasim mi yine?”

Karadeniz milleti diye bir millet yoktur. Lazlar zaten kendi kulturleri cercevesinde kendi kulturel kimliklerini koruyabilmislerdir. sonradan yerlesenler (heterojenler) kendi kokenleri hakkinda bilgi sahibidirler. geri kalanlar icin Makron, Mosynik, Chalib, Dril, Tzan, Kerkit, Taok, Vyzir, Kiss vb. gibi Helenistik caga ait klasik kitaplarda yer alan kabile isimlerinden yola cikarak bir kimlik arayisina gitmenin, Adem ve Havva ya kadar uzanmak gibi bir sey olsa gerek...

ayrica bu kabilelerin farkli bir etnik yapidan geldigi de belli degildir. Prohelenik donemde de Atinalilar, Patralilar, Giritliler vb. Helen dunyasi farkli bir cok kabilelere ayriliyordu. bolgeler arasi anlasmazliklari hem dil hem de siyasi birlik acisindan da mevcut idi.

kisaca soylemek istedigim; yurutmeye calistiginiz mantikla yola cikarsak, yolun sonu yoktur.

ama illa da Helenismden kacmak istiyorsaniz, bosuna ugrasmaniza ne gerek var?
Prohelenik caga atlayin ve kurtulun :)))

yine de mantigimda hatali olabilecegimi, algilayamadigim bir kripto-bagimliligimin olabilecegini dikkate alarak sizin yazacaklarinizi degerlendirecegim.

sizi bekliyorum. “

Cevap:

Birçok konu birbirine karıştığı için topluca değinmek daha münasip olur sanıyorum. Kuşkusuz Karadeniz milleti diye bir millet yoktur. Aksini mi söylüyorlar bilemiyorum. Zoraki bir “kimlik arayışı” abesle iştigaldir. Aslında kimsenin (genelleme yapmamak gerekiyor belki ama) “kimlik arayışı” gibi bir kaygısı da yok. Hoş, arasa da nereye kadar gidebilecek ? Ben kendimden örnek vereyim: Şu anda 350 sayfayı bulan kendi köyümle ilgili (Çaykara-Visir) bir “köy kitabı” hazırlıyorum, bitmek üzere. Osmanlı arşivlerinde 2 yıl kadar araştırmalar yaptım. Köyde fiili araştırmalar, derlemeler, vs. yaptım. Yazılı kaynaklarda (özel olarak) 1486 yılına kadar inebildim ve oldukça ayrıntılı bilgilere sahip oldum. Kendi atalarımı (600 yıl öncesine ait) buldum... Bu araştırmam bir “kimlik” arayışı kaygısından kaynaklanmadı. Nasıl ki biz bugün yüzyıllar önceye ilişkin “kayıt” bulmanın önemini hissediyorsak, belki bizden sonra varolacak kuşaklara bir “insani ödev” olarak böyle bir “özel tarih-kültür”ü aktarmayı denedim... Her neyse...

Bir de son zamanlarda “helenik aidiyet ve sığıntı” mantığının mütekabiliyeti olarak “makron, mosinek, haldi, vs...” aidiyet ve sığıntı psikolojisi ortalığı kaplıyor.. (Sadece konu ile ilgilenenleri tabii..).

Şunu da anlamakta zorluk çekiyorum: Niçin ısrarla ve inatla Osmanlı ve Selçuklu’yu atlayarak zorlama bir “aidiyet” oluşturulmak isteniyor? Bu mümkün mü? Cumhuriyetin ilk yıllarında (Türk Tarih Kurumunun oluşturulma aşamasında) zorlama bir bütüncü “etnik kimlik” aidiyetinin benzeri bir biçimde kimisi “atlanmış tarihsel bloklar”ın haricinde çabalar..

Bir de dostum eskilerin güzel bir sözü var: “Manasız sualin lüzumsuz cevabı verilmez” diye.

“Yürütmeye çalıştığınız mantıkla yola çıkarsak yolun sonu yoktur.” Diyorsunuz. Tam da anlayamadım. Nasıl bir mantık yürütüyorum ki “çıkmaz sokak”ta bitiyor. Ben; “herşey neyse odur”. “Bilgi bilene var” ve “İlim maluma tabidir” ilke ve ölçülerinin gerçek “bilim adamları”na ve “uzmanlara” çok şeyler hatırlatmasını diliyorum.

Tekrar sormak istiyorum: Mantığımı nasıl bir şablona döktünüz, yazarsanız sevinirim.

“Veba”dan veya “AIDS”den kaçar gibi İlla ki Helenizm’den kaçma gibi bir derdim yok. Niçin kendi kendinize illa ki bir “antitez”, “reaksiyoner”, “karşı savaşçı” oluşturmak istiyorsunuz? Kendinizle barışık, “ruh sağlığınız yerinde” rahat bir kişilik oluşturmak varken neden illa ki bir “karşı atak olsun ki ifademi bulabileyim” tavrına bürünüyorsunuz? (Çünkü ‘Helenizm’den kaçmamayı önerirken illa ki “karşı helenik” blokta “yer tutma”yı, ısrarla öneriyorsunuz.)

“Helenizm” saplantısı sizde psiko-nevrotik bir ruh hali oluşturuyor korkarım. Baksanıza “Protohelenik çağa atlayın ve kurtulun” diyorsunuz. Ben kurtuluşu aramıyorum. İnancım, “kurtuluşun manifestosu”na uyarlıdır.

Bazan çok güzel kavramlar kullanıyorsunuz: “kripto bağımlılığı” gibi..

Evet dostum..

Uzattık galiba ancak gene “heterojen” oldu. Zaten böyle oluyor..

Sağlıcakla kalın..

Visirli/Ankara

 
Scoring_Disabled_Msg Respond to this message   
Author Reply
Vahit TURSUN
(no login)

sanirim anlasilma sorunu yasiyoruz!

No score for this post
February 3 2002, 6:57 PM 

Merhaba

Sanirim aramizdaki yazismalarin mefhumlarinda bir bulaniklik var!
Belki de sizin bu foruma yeni katilmaniz, uzun suredir olusmus olan aksiyon ve reaksiyonlar arasinda bulundugunuz yerin tespitini zorlastirmistir.

Artik hepimizin bildigi gibi Internette bir cok forum, bilgi alisverisine yaradigi gibi psikolojik desarj platformu olarak ta kullanilmaktadir.
Ozellikle herkese acik olan bu gibi forumlar, daha cok karsi beri itismelerin yasandigi, milliyetci veya mikromilliyetcilerin aralarinda satastigi alanlar olarak karsimiza cikiyor.
Dolayisiyla her yeni gelen kisi, bu satasmalarin ortasinda (yeri ne olursa olsun) nasibini aliyor.

Bir forumun sadece bilimsel acidan bilgi alisverisinde kullanilabilmesi icin kapali (sifreli) ve belli kisilerin katilabilecegi bir forum olmasi gerekir. Ancak bu gibi kapali forumlarin, toplumsal bilincin gelisimine saglayacagi yararin sinirli kalacagindan, boylesi herkese acik forumlarda duse kalka tartismaya, kendimizi ifadeye ve bir seyler ogrenmeye calisiyoruz.

Simdi gelelim aramizda yarattigimiz gundem maddelerine:

(siz--- "Herhalde Pontos’la ilgili Doğu Karadeniz’e çok vurgu yapıldığı için olsa gerek, "Pontos" denilince sadece Doğu Karadeniz (özellikle de Trabzon) anlaşılıyor. Oysa Pontos sadece Doğu Karadeniz Bölgesi’ni kapsamıyor. Pont Kapadokyası denilen bölge batı karadeniz sınırlarından Amasya-Tokat’a kadar uzanıyor. (Bunlar basit maddi bilgiler zaten..). Bildiğiniz gibi Amasya Pontos’un ilk başkentidir. Ve halen Amasya’da bulunan "Kaya Mezarları", Pontos Krallarının mezarlarıdır. Yani demek istediğim şu: Pontos vurgusu’nu indirgemeci bir yaklaşımla sadece Trabzon’da sabitlemek tarihi-coğrafyayı saptırmak olmaz mı? (Sizin böyle bir eğilimde olduğunuzu ima etmek istemiyorum..). Pontos’u sadece Doğu Karadeniz’le sınırlayan bu yaklaşım, Pontos’un ve bünyesinde yaşayan toplulukların Anadolu’nun "yerli"leri ve "yerli devleti" olduğu tesbitlerini yalanlamaz mı?"))

Yukarida yazdiklarinizin tamamina katiliyorum.


(siz---- Pontos tarihinin helen tarihi olmadığına ilişkin objektif görüş, yani bu konuda düşünmüş, araştırmış, okuyup-yazmış olanların ittifakı (konsensüsü) şudur: (Beni hayrete düşürüyorsunuz. "helenik kefeniz" biraz ağır mı basıyor da ölçüyü kaçırıyorsunuz diye düşünmek zorunda kalıyorum. Oysa ki yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla gramatik ayrıntılara kadar Doğu Karadeniz’le uğraşmak istiyorsunuz.)... Evet.. Pontos Tarihi bütünüyle bir Helen Tarihi değildir. Bunu, bu konuda elde varolan Şemsettin Günaltayın "orijinal" denilebilecek "Yakın Şark-IV" ve Mahmut Goloğlu’nun güzel bir derlemesi olan "Anadolunun milli devleti Pontos" adlı kitaplarından kolayca öğrenebilirsiniz. Ve bunları da okuduğunuzu sanıyorum. Amma illa ki "Helenistik" bir "bütün" görülmek isteniyorsa o da sizin bakışınız.. ))

Yukarida ki yazdiklarinizda (benim acimdan!) bir bulaniklik var.
En azindan, hangi pencereden bakarak bu yaziyi yazdiginizi anlamakta bir mikro-problem yasamaktayim.
Eger "Pontos" kelimesini sadece cografik bir isim olarak algilayip, yaklasik olarak (mitolojik ve yazili tarih dahil) 4000 yillik bir tarihinin tumuyle bir Helen tarihi olmadigini aciklamaya calistiysaniz, bunda haklisiniz ve size katiliyorum!
Cunku; Pontos cografyasinin tarihi, Helenleri, Lazlari, Ermenileri, Turkleri vb. halklari icerir. Osmanli ve Turkiye Cumhuriyeti dahi, ustlendikleri rol geregi Pontos tarihi icinde tarihsel yerlerini almaktadirlar.
Yok eger, "Pontos" kelimesini cografi bir isimlendirme disinda, mitolojik donemden Trabzonun fethinin gerceklestirildigi 1461 e kadar ki tarihi belirtmek icin kullandiysaniz, o halde yine isler degisir ve bir Helen tarihi oldugu gercegi karsimiza dikiliverir!

Ben biraz daha detay vererek soyle aciklayayim:
Pontos tarihi Helen, Pers, Latin, Laz, Ermeni, Osmanli ve Turkleri iceren bir tarih butunudur. Siyasal acidan, mitolojik donemden Trabzonun fethine kadar ki tarihi kesitin, baslangicta her ne kadar Pers etkisi, sonradan her ne kadar Latinlerin etkisi vardiysa da, bir Helen tarihi oldugunu dusunuyorum.

Yanilmis olabilirim.

Bu kaniya beni iten, mitolojik donemden Trabzonun fethine kadar ki tarihi kesitte, Perslerin ve Latinlerin siyasal etkilerine ragmen, halkin egitim dilinin Helence oldugu gercegidir. Hatta, Osmanlinin Trabzonu fethinden sonra bile, halkin buyuk bir kesiminde egitim dili, (muslumanlasmasina kadar!) Helence idi. Karadenizde Helence egitim, TC nin kurulmasiyla birlikte tamamen sona ermistir.

Yine yaniliyor olabilirim! Baska bir detay atladiysam siz lutfedin ogrenelim!


(siz---"Adem ile Havva da bir mitolojidir." Görüşünüzü bütünüyle "red"detmek durumundayım. Çünkü, bilirsiniz ki mitoloji realiteye indirgenemeyecek olandır. Adem ve Havva ise Tanrı’nın yazılı ilk kadim öğretilerde, kitaplarda bildirdiği "ilk insanlar"dır, yani "mit" değillerdir. Bir Çaykara’lı olarak doğrusu esef ediyorum. ))

Bu gorusumu reddedebilirsiniz. Bu da sizin gorusunuz olur!
Ayrica bir Caykarali olarak neye esef ediyorsunuz anlayamadim???
Benim de Caykarali olmam, herhangi bir karsi gorusu dile getiremeyecegim anlamina mi geliyor?

(siz--- Tarihsel bir olgunun mitoloji veya realite olup olmaması "inanmaya" bağlı değil, mutlak öğretiler’le "bildirilme"ye bağlıdır. "İnanma" bu "bildirilme"den sonra başlar.. Neyse felsefi bir damar açmak istemiyorum.. ))

Katiliyorum.

(siz--- Dostum, herşey bir "kabul"le başlar ve bu kabulün gerekçeleriyle ispatlanır ya da ispatlanmaz.
Size sormak istiyorum: Adem ile Havva’nın mitoloji olduğuna ilişkin herhangi bir kaynak desteğiniz var mı? (Tarzıma uygun değil ama gene de sormak istiyorum). Ayrıca Kur’an-ı Kerim’deki "Allah ademe bütün isimleri öğretti" ayeti (cümlesi) bilginin ilk insana "bildirildiği"ni de ortaya koyuyor. Bu konuyu gereksiz yere uzatmak istemiyorum. İsterseniz sadece bu konuyla sınırlı tartışabiliriz.. ))

Bu konu odukca uzayabilir ve bizi farkli tartismalara dahi surukleyebilir!
Bence; bilimsel hic bir ispati bulunmayan her tarihi anlatimin mitolojik bir degeri vardir. Bu acidan Adem ile Havva ile ilgili anlatimlarin veya Kur’an daki aciklamalarin bir mitolojik deger tasidigini dusunuyorum.

(siz--- Ayrıca, "inanıp inanmamak kişilerin mantığına kalmış bir şey" değildir. Büyük bir usul yanlışına düşüyorsunuz ve "esas"tan uzaklaşıyorsunuz bu cümlenizle. Çünkü "inanma" bir mantık yani akıl düzeyinde bir "algılama" hadisesi değil, "kalp" düzeyinde bir "hissetme-inanma" hadisesidir. Tüm antik ve çağdaş teoloji kitapları inanmayı "kalp ile tasdik" olarak belirtirler. Onun için "mantık alanı" ile "inanç alanı"nı karıştırmamak gerektiği kanaatindeyim... Geçelim.. ))

yoooo hic gecmeyelim

Yukarida yazdiklarinizda size katilmam mumkun degil!

Yazilarinizda kullandiginiz terimlerden yola cikarak, bilimden haric ilim ile de ilgilendiginiz kanisina vardim. Yaniliyor olabilirim???
Bu durumda "Kalp ile tasdik" sozcugunun mecazi bir anlam tasidigini bilmemenizi kabul edemiyorum.

Toplumumuzda kullanilan bir cok sozlerin mecazi anlam tasidiklarini hepimiz biliriz.
Ornegin; "kalbimi caldi, kalben tasdik, kalben baglanmak" gibi sozcuklerin bildigimiz "Kalp" kelimesi ile hic bir ilgisi yoktur!!!
Buradaki anlam, mecazi bir anlamdir.
Yani; beyne gelen bilgilerle alakali, beynin gereken sorgulamayi yaptiktan sonra mantigi cercevesinde gelen bilgilerin dogruluguna kanaat getirmesi olayidir anlatilmaya calisilan.
Cok sevdiginiz bir buyugunuzden duyacaginiz her sozun icerigini beyniniz sorgulamadan da kabul edebilir. Fakat, bu "kabul" guven duydugunuz kisinin beyninizdeki analiziyle ilintilidir. Boylesine bir "kabul" her zaman yuzeysel kalmaya mahkumdur!
Baska bir ornekle aciklamaya calisayim;
Ailesi ve yasadigi toplumun kendisine aktardigi bilgileri (ilmi veya bilimsel) beyninde sorgulamadan kabul eden kisiler, gercekte kendilerine ait hic bir bilgileri olmadigi gibi, beyinlerindeki bilgilere bagliliklari, inanmalari yuzeyseldir. Bu gibi kisilerin beyni eger yeni bilgilere kapali ve beyinlerinin analiz yetisi sifirlanmissa, omur boyu bildiklerinden kimse onlari vaz geciremez. Fakat beyinleri yeni bilgilere acik ve beyinlerinin analiz yetisi varsa, butun bilgi birikimlerine bagliliklari bir anda altust olabilir. Bu da beyinlerinde mevcut bilgilerin ne derece realiteler ile ortustugu ile ilgilidir.


(siz--- Doğu Karadenizle ilgili "düşünsel ürünler"de şu husus sanıyorum gözden kaçırılıyor: Bölgemiz’de arkeolojik kazı ve bulgular hemen hemen "yok" denecek kadardır. Bu, belki bölgenin coğrafya olarak zor şartlarından, belki de arkeolojik araştırmalara konu olabilecek materyallerin dağınık olmasından veya başka bir nedenden dolayıdır. Onun için Doğu Karadeniz’in arkeolojisine göndermeler yaparak bir "tarihsel arkaplan" önermeleri çok da uygun düşmüyor, doğru görünmüyor.. (Bunu genel bir not olarak yazdım..))

Karadeniz ile ilgili, zaten yok denecek kadar az olan arkeolojik kazilarda elde edilen bulgularin az olmasina ragmen, bugune kadar ortaya cikarilanlarin Helenizme ait olduklari gerceginden yola cikmak durumundayiz. Yani; bir bilinmeyen var diye, eldeki verileri kullanmamak durumunda kalamayiz. Ayrica, eldeki veriler her ne kadar az dahi olsalar, aralarinda farkli bir kultur ve siyasi kimlik yapisina ait hic bir seyin bulunmayisi, yazili tarihin yardimiyla da arkaplanda neler olup bittigini gormemize neden oluyorlar. Ancak, bugunun verileriyle dogruluguna inandigimiz bilgiler, yarinin verileriyle alt ust olabilirler! Bu durum, cok sikca bilimde basa gelen bir olaydir.
Bununla birlikte Karadeniz tarihi bu kadar da ustu kapali, bilinmeyenlerle dolu bir tarih degildir.
Turkiye de kaynak eksikligi mevcut olabilir fakat, tarihcilerimizin Atina ve Selanik te bulunan "Kucuk Asya ve Pontos" arsivlerini incelemeden yapacaklari her hangi bir arastirmanin sonucunun tartisilir duzeyde kalacagi da kesindir.


(siz--- Birçok konu birbirine karıştığı için topluca değinmek daha münasip olur sanıyorum. Kuşkusuz Karadeniz milleti diye bir millet yoktur. Aksini mi söylüyorlar bilemiyorum. Zoraki bir "kimlik arayışı" abesle iştigaldir. Aslında kimsenin (genelleme yapmamak gerekiyor belki ama) "kimlik arayışı" gibi bir kaygısı da yok. Hoş, arasa da nereye kadar gidebilecek ? Ben kendimden örnek vereyim: Şu anda 350 sayfayı bulan kendi köyümle ilgili (Çaykara-Visir) bir "köy kitabı" hazırlıyorum, bitmek üzere. Osmanlı arşivlerinde 2 yıl kadar araştırmalar yaptım. Köyde fiili araştırmalar, derlemeler, vs. yaptım. Yazılı kaynaklarda (özel olarak) 1486 yılına kadar inebildim ve oldukça ayrıntılı bilgilere sahip oldum. Kendi atalarımı (600 yıl öncesine ait) buldum... Bu araştırmam bir "kimlik" arayışı kaygısından kaynaklanmadı. Nasıl ki biz bugün yüzyıllar önceye ilişkin "kayıt" bulmanın önemini hissediyorsak, belki bizden sonra varolacak kuşaklara bir "insani ödev" olarak böyle bir "özel tarih-kültür"ü aktarmayı denedim... Her neyse...))

Sizi, bu gibi calismalarinizdan dolayi kutlamaktan baska soyleyecegim bir sey yok.


(siz---"Yürütmeye çalıştığınız mantıkla yola çıkarsak yolun sonu yoktur." Diyorsunuz. Tam da anlayamadım. Nasıl bir mantık yürütüyorum ki "çıkmaz sokak"ta bitiyor. Ben; "herşey neyse odur". "Bilgi bilene var" ve "İlim maluma tabidir" ilke ve ölçülerinin gerçek "bilim adamları"na ve "uzmanlara" çok şeyler hatırlatmasını diliyorum.

Tekrar sormak istiyorum: Mantığımı nasıl bir şablona döktünüz, yazarsanız sevinirim.))

Sizin mantiginizi henuz bir sablona dokebilmis degilim.
Dokebilmek icin de sabirsizlandigimi ittiraf etmeliyim
Size hitaben yazdiklarimda onyargili davranip, mantigininizi bir sablona doktuysem, ozur dilerim. Fakat boyle bir hataya(?) suruklenmemin nedeni, bu forumda tartisma surecine katilir katilmaz da beni, "Helenizm saplantisi" ile suclamanizdandir.


(siz---"Helenizm" saplantısı sizde psiko-nevrotik bir ruh hali oluşturuyor korkarım. Baksanıza "Protohelenik çağa atlayın ve kurtulun" diyorsunuz. Ben kurtuluşu aramıyorum. İnancım, "kurtuluşun manifestosu"na uyarlıdır. ))

Hic bir saplantimin olmadigini dusunuyorum. Yaniliyor da olabilirim.
Yasadiklarim, belkide nevrotik sistemimi zedelemis te olabilir. Fakat, psiko-sistemim hijyen icermektedir.
Bunda tereddudunuz olmasin.


(siz--- Bazan çok güzel kavramlar kullanıyorsunuz: "kripto bağımlılığı" gibi.. ))

Eh... uzun zamandir Atina da yasiyoruz, herhalde bu gibi Helence terimleri yazilarimizda kullanmak zor olmasa gerek...

selamlar