Lahana.org Karadeniz'in efsanevi sitesi Karalahana.com'un kardeş sitesidir!
Hoşceldun Uşak! Habu sayfede son 24.09.2006 cuni bi şeyler edildi
Vahit TURSUN'a ! "Spazm"lar bünye felcine yol açmaz mı?February 4 2002 at 12:02 PMNo score for this post |
VİSİRLİ (no login) |
Vahit Bey,
“Anlaşılma sorunu yaşadığımız” kesin gibi. “Aramızdaki mefhumlar”da
bir “bulanık”lığın olduğu da. Bu safhada belki yazışa yazışa
giderilebilir (mi?) diye düşünmek makul olan yol gibi görünüyor. Bu
foruma yeni katıldığım doğru ancak bu siteyi kuruluş aşamasından
beri takip ediyorum. İster istemez (pek zevk almasam da) beni de
içine çekmekte başarılı oldu. “Suyun öte yakası”na daha çok “yeşil
ışık” yakmasına rağmen, site sahibi arkadaşın çabaları güzel..
Bu gibi sanal ortamlarda karşılıklı sörf yapmanın en önemli
handikapı şu oluyor: İlla ki karşısındakini “yenme” psikolojisiyle
(tabiri caizse-deyim yerindeyse) mazo-sadist bir zevk almayı “tutku”
haline getiriyor. Bu forumda okuduğum yazılar biraz bu izlenimi
bıraktı bende. Herkes her konuda bilirkişi ! herkes mütehassıs !
Olabilir de! Diyalektik bir hiyerarşi içerisinde “rafine bilgi”den
çok “malumatfuruşluk”lar sabun köpüğünün içerisindeki “kabarcıklar”
gibi boşlukta “mekan işgal ediyor”.
Size tartışma usulü ile ilgili bir şey hatırlatayım (Umarım verdiğim
örnekteki şahıslardan çok anlama takılırsınız): İmam-ı Azam Ebu
Hanife anlatıyor: Biz arkadaşlarımızla günler süren tartışmalar
yaparken birbirimize karşı tavrımız şu idi: Muhatabımızın başının
üzerinde bir kuş olduğunu varsayar, onu kaçırmamak için nezaket ve
terbiyemizi azami düzeye çıkarırdık. Halbuki günümüzde tartışanlar
karşısındakinin ayağı kaysın da uçuruma yuvarlansın tavrıyla hareket
ediyor”
Ayrıca Sokrat’ın usül ile ilgili “apoloji” ve diğer konuşmalarındaki
“uyarı”larını sanırım bilirsiniz..
Usül ile ilgili son bir “ölçü” daha: “usülden mahrum olan vusülden
mahrum olur”. Bugünkü anlamıyla: Yöntem bilmeyen sonuca ulaşamaz.
Geçiyorum..
“Bir forumun sadece bilimsel acidan bilgi alisverisinde
kullanilabilmesi icin kapali (sifreli) ve belli kisilerin
katilabilecegi bir forum olmasi gerekir. Ancak bu gibi kapali
forumlarin, toplumsal bilincin gelisimine saglayacagi yararin
sinirli kalacagindan, boylesi herkese acik forumlarda duse kalka
tartismaya, kendimizi ifadeye ve bir seyler ogrenmeye calisiyoruz.”
Diyorsunuz. Doğru, ancak “toplumsal bilincin gelişimine sağlayacağı
yarar” gibi oldukça soyut bir yarar sağlar mı? Ya da bu yararın ne
gibi bir katkısı var bilemiyorum.
Benim “hangi pencere”den bakarak” önceki yazıyı yazdığımı “anlamakta
mikro problem yaşadığınız”ı yazıyorsunuz.
Dostum, bazı şeylerin 2X2=4 gibi matematik kesinlik kazandığını bile
bile sürekli tartışma gündemine taşımak, mitolojideki Sisyphos’u
hatırlattı bana. (Bakın mitolojinin asla ne hüküm, ne de ölçü
olacağına inanmamakla birlikte, ve sizin de illa ki benim
‘pencereme’ takılıp kalarak ‘bina bütünü’nü görebilmeniz için
aktarıyorum) O da şu : “Tanrılar, Sisyphos’u bir kayayı
durmamacasına bir dağın tepesine kadar çıkarıp yuvarlamaya mahkum
etmişlerdi. Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya gelince
kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Tanrılar, yararsız ve
umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi.” ..
İşte dostum Pontos konusu da böyle “yararsız ve umutsuz çaba”
olmanın ötesine geçmez bundan sonra.. Tabii tarihsel ve coğrafi
tanımları sözkonusu ediyorum.
Şunu söyleyeyim: Pontos kelimesine, bugüne kadar yüklenenlerin
dışında yeni ve orijinal bir anlam ve işlev yüklenebilir mi?
Zannetmiyorum!
Özellikle eğitim ve dil üzerinde durduğunuzdan dolayı şunu
soruyorum: Pontos Krallığı ilk olarak Amasya’da kurulduğu, ilk
başkentinin de Amasya olduğu, daha sonra (sanıyorum) IV. Mitridat
döneminde Sinop’a taşınmış olduğu bilindiğine göre; yani Trabzon
Pontos’a başkentlik yapmamasına rağmen niçin bugün Amasya ve
Sinop’ta Pontos’ta yaşayan toplulukların kültür izleri bulunamıyor,
veya aranmıyor da Trabzon’da 1950’lere kadar konuşulan “Trabzon
rumcası” konumunu sürdürebilmiştir? Bilirsiniz ki, bir ülkenin,
imparatorluğun veya krallığın başkenti o ülkenin her yönden bir
“prototip”i, aynası’dır.
Pontos ve Rumlar konusunda (önemli bir ek bilgi kaynağı olarak) şunu
ısrarla size öneriyorum: Cumhuriyetin “rum politikası”yla
Osmanlı’nın “gayr-i müslim” politikasını bir güzel (zihin
hücrelerinizin uyanık olduğu dönemlerde-esrik olmadığınız zamanda)
inceleyiniz. Hangi kaynaklardan mı? Bu konuda Halil İnalcık, Ömer
Lütfi Barkan, Nicoara Beldicaneu gibi Osmanlı yapısal düzeni
(özellikle de mali politikası) ile ilgili kaynaklardan. Göreceksiniz
ki 1461’den cumhuriyetin ilk dönemlerine kadar asla gündeme bile
gelmeyen “pontos” ve “rum”luk her ne hikmetse (tabii nedenleri ayrı
bir konu) birdenbire (son günlerde Ceviz Kabuğu programında olduğu
gibi) yavaş yavaş gündeme taşınıyor.
Bir de “yedi düvel” e karşı verdiğimiz “kurtuluş” savaşından sonra
nasıl oluyor da hemen “kurtuluş”un ardından onların yaşam düzeyleri,
dünya görüşleri vs. “muasır medeniyet seviyesi” olarak işaret
ediliyor ve bugün de canhıraş bir gayretle “özgürlüklerin, insan
haklarının, demokrasinin” nihai hedefi olan bir aidiyet dünyası
olarak görülüyor?..
Çok fazla genişletmemek için burada kesiyorum.. Görüyorsunuz ya
“yakın tarih pencerem” yavaş yavaş ortaya çıkıyor gibi..
Diyorsunuz ki:
“Eger "Pontos" kelimesini sadece cografik bir isim olarak algilayip,
yaklasik olarak (mitolojik ve yazili tarih dahil) 4000 yillik bir
tarihinin tumuyle bir Helen tarihi olmadigini aciklamaya
calistiysaniz, bunda haklisiniz ve size katiliyorum! Cunku; Pontos
cografyasinin tarihi, Helenleri, Lazlari, Ermenileri, Turkleri vb.
halklari icerir. Osmanli ve Turkiye Cumhuriyeti dahi, ustlendikleri
rol geregi Pontos tarihi icinde tarihsel yerlerini almaktadirlar.
Yok eger, "Pontos" kelimesini cografi bir isimlendirme disinda,
mitolojik donemden Trabzonun fethinin gerceklestirildigi 1461 e
kadar ki tarihi belirtmek icin kullandiysaniz, o halde yine isler
degisir ve bir Helen tarihi oldugu gercegi karsimiza dikiliverir!
Ben biraz daha detay vererek soyle aciklayayim: Pontos tarihi Helen,
Pers, Latin, Laz, Ermeni, Osmanli ve Turkleri iceren bir tarih
butunudur. Siyasal acidan, mitolojik donemden Trabzonun fethine
kadar ki tarihi kesitin, baslangicta her ne kadar Pers etkisi,
sonradan her ne kadar Latinlerin etkisi vardiysa da, bir Helen
tarihi oldugunu dusunuyorum.
Yanilmis olabilirim.
Bu kaniya beni iten, mitolojik donemden Trabzonun fethine kadar ki
tarihi kesitte, Perslerin ve Latinlerin siyasal etkilerine ragmen,
halkin egitim dilinin Helence oldugu gercegidir. Hatta, Osmanlinin
Trabzonu fethinden sonra bile, halkin buyuk bir kesiminde egitim
dili, (muslumanlasmasina kadar!) Helence idi. Karadenizde Helence
egitim, TC nin kurulmasiyla birlikte tamamen sona ermistir.
Yine yaniliyor olabilirim! Baska bir detay atladiysam siz lutfedin
ogrenelim!”
Yukarıdaki tevazuyla karışık “bilgi dikte”leriniz için şunları
söyleyebilirim: Hala ister istemez (Israrlı ve sabit bir diyalektik
kullanarak) sürekli “HELEN”lik etrafında konuları yoğunlaştırıyor,
topluyor ve tartışmaya çalışıyor ve çalıştırıyorsunuz. (Bülbül
taklidi yapan karganın belli bir süre sonra kendi orijinalitesini
kaybettiğini hatırlatarak) Sizin doğuştan hiçbir “müdahaleniz”in
olmadığı, sadece “yaratıcı”nın “takdir”iyle sınırlı “dünyaya geliş”
formunuzu isteseniz de ‘değiştiremeyeceğiniz’i bile bile niçin illa
ki HELEN AİDİYETİ ! Tabii sizdeki etnik bir aidiyetten çok sanıyorum
“kültürel aidiyet”.. Dostum, Charles Texier’i okumuşsunuzdur.
Helenler’in tüm antik topluluk ve kültürleri “kendilerinden
varsaymak” konusundaki fanatizminden bahseder. Acaba bu fanatizm
çerçevesine girmiş olmayasınız? Burada riyakarlık yaparak, “saygı
duyuyorum” demeyeceğim.
Sizinle “karadenizin tümüyle bir helen tarihinden ibaret olduğu”
temel tesbitiniz etrafında anlaşabilmemiz mümkün değil. Sizin de
böyle bir “toptancı genelleme”ye nasıl “iman edebildiğinizi” anlamak
ancak “helen nuskası”yla izah edilebilir. (Kızmadığınızı ümid
ederim.) Çünkü “hurufat” insanı tam bir değişime (Kafka’nın
romanlarında olduğu gibi) de daha doğrusu “başkalaşım”a da
uğratabilir. Bunun çaresi “kuvvetli bir nefesten okunmak”tır.
Satırlarınızı okurken, “tamam az sonra galiba biryerlerde
buluşacağız..” diye ümitlenirken birdenbire o görünmez “helenik
silahlarınız” ortaya çıkıyor. Örneğin “..Başlangıçta her ne kadar
Pers etkisi, sonradan da her ne kadar latinlerin etkisi vardıysa da,
bir helen tarihi olduğunu düşünüyorum...” ifadeleriniz gibi..
Bugün’ün İspanya’sını düşünün.. 800 yıl gibi uzun bir süre
Emevi-İslam egemenliğinden sonra gelinen bugünkü evrede, İspanya
kültürü’nde (folklor, giyim, mutfak, müzik, dil, yer adları, vs.
vs...) Emevi-İslam izleri olmasına rağmen tek bir kesitten bakıp tüm
o coğrafyanın “İslam kültürü”nün ürünü olduğunu iddia edebilir
misiniz? Ben de pekala sizin gibi toptancı bir genellemeyle “İspanya
tarihi tümüyle bir İslam Tarihidir” diyebilirim ve buna destek
olacak ‘muteber’ kaynaklar da sıralayabilirim. Bunun gibi birçok
örnek verebilirim. Ancak ısrarla “kargadan başka kuş tanımam”
derseniz, ne diyebilirim ki? Ben İslami dünya görüşüne sahip birisi
olarak bunları söylüyorum. Hiçbir arkaik saplantım da yok ancak ölçü
ve ilkeleri olan birisiyim.
Onun için dostum, bu iflah olmaz “helen spazmı”ndan kurtulmaya
çabala da hemşehri olarak bazı bölgesel kültürel motiflerde
birleşelim, ya da bu kültürel motifleri tartışalım..
Diyorsunuz ki; “Osmanlının Trabzonu fethinden sonra bile, halkın
büyük bir kesiminde eğitim dili, (müslümanlaşmasına kadar) helence
idi. Karadenizde Helence eğitim, TC’nin kurulmasıyla birlikte
tamamen sona ermiştir.”
İşte; biraz kapının aralanabileceği, bir ışık sızıntısıyla aydınlığa
çıkalabilinecek bir menfez açtınız sanki..
Dostum, “tarihi kronoloji”ye biraz sahip olan bilir ki (sizin de
hoşunuza gidecek sanıyorum) Osmanlı’nın fethinden sonra da
Trabzon’da “rumca” konuşuluyordu. Ama ısrarla buna “helence” demek
yanlış. TC’nin kurulmasıyla birlikte “rumca” eğitim sona erdi. Evet.
O halde Osmanlı’nın hiçbir “etnisite” imtiyaz veya aşağılamasına
düşmediğini de görürsünüz. (Gene söyleyeyim: Ayrı bir ‘ayak’ daha
vermek istemiyorum..). Of’tan örnek vereyim: Of’ta Osmanlı’nın
fethinden Cumhuriyete kadar rumca konuşuluyordu. Ben kendi köyümle
ilgili incelediğim Osmanlı belgelerinde de rumların ve hristiyan
türklerin yaşadığı bu vadide (Solaklı Vadisi) rumcanın yaygın
olduğunu gördüm. Ancak bu sizin zannettiğiniz gibi bir “helen
kültürü”nü ispatlamaz. O bölgede kaybolan, artık “ölü dil”ler
grubuna giren, yazılı olmayan dilleri nasıl açıklayacağız? Ayrıca,
Osmanlı fethinden (1461) sonra yoğun olarak Müslüman-Türk iskanına
sahne olan bölgemize gelen Müslüman-Türklerin de ister istemez
varolan kültür-dil’e aşina olmaları son derece tabii değil mi?
(Buradan ‘hah tamam siz de itiraf ediyorsunuz’ yollu yapay bir sonuç
çıkarmayacağınızı ümid ediyorum) Sürekli göç almış, geliş-gidişlere
sahne olmuş Anadolu’nun en yoğun transit alanlarından biri olan
Trabzon için (gene söylüyorum) Toptancı bir genelleme, en hafifiyle
“tarihi çarpıtmak” ya da “yanlış okumak” veya “okur görünüp
uyumak”tır. (Bütün bu söylediklerimi ‘hakaret’ olarak algılamayın
lütfen)
“Çaykaralı olmanız herhangi bir karşı görüşü dile getiremeyeceğiniz”
anlamına gelmiyor. Size Hz. Adem ve Hz. Havva konusunda “bir
çaykaralı olarak esef etmem”, Of veya Çaykara’lıların hele de “din”i
konularda biraz “müktesebatı”nın olabileceği kastıyladır. Yoksa
(hemen gene reaktif damarlarınız kabarmasın) karşı görüşü dile
getiremeyeceğiniz anlamında değil..
Hz. Adem ve Hz. Havva konusu uzayabilir ve farklı tartışmalara
sürükleyebilir. Doğru. Ancak “bilimsel hiçbir ispatı bulunmayan her
tarihi anlatımın mitolojik bir değeri vardır. Bu açıdan Adem ile
Havva ile ilgili anlatımların veya Kur’an’daki açıklamaların bir
mitolojik değer taşıdığını düşünüyorum.” Diyorsunuz.
Ben de konuya girmeyeceğim ama bir kez daha (karşıt dünya
görüşlerine sahip olduğumuzdan zannediyorum) belirtmek istiyorum:
Bilimin ispat edemediği herşey yok mudur? Gene farklı bir konuya
taşınıyoruz.. Fizik dünya ile sınırlı ve insan aklının sınırlarını
çizdiği, dünün doğruları ile bugünün ve yarının doğrularının
değiştiği bir “parça idrak”e yani bilime “iman” yüzyılımızın başında
tapucu dama atılan “pozitivizm”i çağrıştırıyor.. Burada bilimi ‘red’
gibi arkaik bir duruşum yok. Aynı bilim dalında farklı doğrulara
örnek olarak: 17. Yüzyıl fizikçileriyle 20. Yüzyılın Einstein gibi
bir fizikçisinin karşılaştırılması, bilimin nasıl ‘zamanla sınırlı
parça doğrular’ getirdiğini ispata yeter sanıyorum. Bilimin
‘final’ine bağlı olarak nasıl “eşref-şerefli, kutsal” bir “alan”
olduğunu belirtmek gerekir mi? Size P. Feyerabend’in “akla veda”,
“yönteme hayır” gibi önemli eserlerini tavsiye ediyorum. Sanırım
bulursunuz...
Dostum,
“Bilim” ile “ilim” ayrıştırması yapay bir tasniftir. Dün arapça
“ilim” deniyordu. Bugün biraz türkçeleşmiş ve maddileşmiş bir
ifadeyle “bilim” deniliyor. Bu kadar. Tıpkı “Hikaye” ile “Öykü”
arasındaki fark gibi..
Kuşkusuz “Kalp ile tasdik” sözü mecazi bir anlam da taşıyor ancak
referans olarak (nisbet merkezi olarak) “kalb”in imanla doğrudan
ilintisi sözkonusu.. Madem ki “kalbimi çaldı, kalben tasdik, kalben
bağlanmak” gibi sözcüklerin bildiğimiz ‘kalp’ kelimesi ile hiçbir
ilgisi yoktur” niçin mecazi de olsa ‘kalp’ yerine başka bir kelime,
örneğin ‘zihin’ denmiyor. Çünkü (birazcık kavramsal felsefe ile
ilgisi olanların anlayabilecekleri) kullanılan kavramlar aynı
zamanda muhtevayı da işaret eder. Yani içinde taşınılanı.. Size
“ilim maluma tabidir” diye bir usül ölçüsünden bahsettim. Bu
Osmanlı’da okutulan bilimlerde bir usül ölçüsü olmasının yanında
bugün bile tüm pozitif bilimlerde hatta “epistemoloji-bilgi
felsefesi”nin de yönteme ilişkin temel ölçülerindendir. Sizin,
“beyne gelen bilgilerle alakalı, beynin gereken sorgulamayı
yaptıktan sonra....” diye yazdıklarınız bu ölçünün kapsamı
alanındadır.
“Kabul’ün yüzeyselliği” ile ilgili olarak gene “akıl” ile “iman”
alanına giriyoruz. Bu alanda tartışmaktan çekinmem, hatta zevk
duyarım ancak “tartışılacak malzemeleri tanımak” kaydıyla.. Bakınız,
bilimlerde yöntem olarak “kuşku ve ispat” sözkonusu olduğu gibi
“iman ve ispat” da sözkonusudur. Her iki yöntemden birini
benimseyebilirsiniz. Burada “kuşku” da bir kabul’dür.. Anlatabildim
mi bilmem.. Burada bir “materyalist bilgi felsefesi” tartışması
oldukça uzar sanıyorum.. İsterseniz (bir kaçış yolu olarak asla
söylemiyorum: benim bu konuda çok da zamanım yok..) gireriz..
Diyorsunuz ki; “Karadeniz ile ilgili, zaten yok denecek kadar az
olan arkeolojik kazılarda elde edilen bulguların az olmasına rağmen,
bugüne kadar ortaya çıkarılanların Helenizme ait oldukları
gerçeğinden yola çıkmak durumundayız..”
Ne diyeyim.. Şifası kabil olmayan bir HELENİK histeri mi desem,
tutku mu desem, bu konuda elimi kolumu bağlıyor. Cevap
veremediğimden değil (mahalle dedikoduları düzeyini aşamayacağı
için).. Bir türlü şu “helen bataklığı”ndan çıkmıyorsunuz,
kurtulamıyorsunuz. Muhataplarınızı da oralarda dolaştırmak
istiyorsunuz. Peki Helenlerden önce Trabzon’da yaşayan ve Trabzon’un
ilk kurucuları kabul edilen Luwi’ler, Pelasg’lar (Herodot, Texier,
Fallmerayer, vs. vs..) size hiçbir şey hatırlatmıyor mu? Haydi Türk
olarak bilinen toplulukları geçtik..
Diyorsunuz ki: “Turkiye de kaynak eksikligi mevcut olabilir fakat,
tarihcilerimizin Atina ve Selanik te bulunan "Kucuk Asya ve Pontos"
arsivlerini incelemeden yapacaklari her hangi bir arastirmanin
sonucunun tartisilir duzeyde kalacagi da kesindir...” kısmen doğru..
Kendimden örnek vereyim: Kendi köyüm olan Visir’le ilgili yaptığım
araştırmalarda, Fener Rum Patrikhanesi dahil, bahsettiğiniz Küçük
Asya Araştırmalar Merkezi, Pontos Araştırmaları Enstitüsü gibi
kurumlarla karşılıklı yazıştım. Özellikle Visir ile ilgili herhangi
bir kayıt ve belgelerı olup olmadığı konusunda.. Kendilerine
teşekkür ediyorum (kitabımda da yayınlayacağım), cevap verdiler
ancak “herhangi bir bilgi ve belge bulamadık” dediler. Osmanlı
Arşivleri’nde ise 700 yıl önceye ait köyle ilgili oldukça ayrıntılı
bilgiler buldum. Tüm Of’un köyleri’nin de 16. Yüzyıl kayıtlarını
temin ettim.
Şimdi, (belki diyeceksiniz ki ‘köy özeline ait bilgi olmayabilir’ .
Arcak en önemli bilgiler ‘özel ve yerel’ bilgilerdir.) Atina ve
Selanik arşivlerinde belge bulunamayıp Osmanlı Arşivlerinde yoğun
belge bulunan (hem de hiçbir etnik-dini ayrışıma gitmeden)
araştırmaların nesi tartışılır düzeyde kalacaktır? Uzatmayayım..
Dostum,
Diyorsunuz ki; “Sizin mantığınızı henüz bir şablona dökebilmiş
değilim. Dökebilmek için de sabırsızlandığımı itiraf etmeliyim. Size
hitaben yazdıklarımda önyargılı davranıp mantığınızı bir şablona
döktüysem özür dilerim. Fakat böyle bir hataya (?) sürüklenmemin
nedeni, bu forumda tartışma sürecine katılır katılmaz da beni
‘Helenizm saplantısı’ ile suçlamanızdandır..” diyorsunuz..
Sanıyorum bu cevabımda “şablonum” da ortaya çıkmış oldu. Hoş çıkmasa
da ne kaybederiz ki? İlla ki şablonlarla mı birbirimize bakalım. Ama
ne yaparsınız ki insanlar şablonlar olmadan birbirlerini
‘yoklayamıyorlar’. Bu da herhalde ‘kendilerine olan güven
katsayısının düşüklüğü’nden olsa gerek.. Ben sizi ‘Helenizm
saplantısı’ ile suçlamadım. Suçlamak usulüme de uymaz. Siz kendiniz
(farkındamısınız bilmem) neredeyse “her kıpırdayan yaprağın” helen
teseriyle hareket ettiğini söyleyecek kadar “extrem”lere
giriyorsunuz..
Dediğiniz gibi “Hijyenik” olmanızı tavsiye ederim. İnsanların
birbirine “hayırlar-iyilikler” tavsiye etmesi-duası da
“geleneğimiz”in güzelliklerindendir.
Size de böyle hayırlı ufuklar diliyorum.
NOT: Sponten yazmadan kaynaklanan cümle düşüklükleri olabilir..
Tekrar selamlar..
VİSİRLİ/ANKARA
