Lahana.org Karadeniz'in efsanevi sitesi Karalahana.com'un kardeş sitesidir!
Hoşceldun Uşak! Habu sayfede son 24.09.2006 cuni bi şeyler edildi
TARİHLE YÜZLEŞME VE YENİ BİR BAŞLANGIÇApril 8 2001 at 11:49 PMNo score for this post |
İSMAİL REİSOĞLU (no login |
TARİHLE
YÜZLEŞME VE YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Beklenen oluyor. Uzun süredir ayak direttiğimiz
tarihimizle/geçmişimizle yüzleşmemiz başkalarının dayatmalarıyla
gerçekleşiyor. Halkımız uzun süredir böylesine kesif bir zorlamayla
ilk kez yüz yüze geliyor. Hem de yüzlerce sorunlarıyla birlikte
içinden çıkılması zor bir sokaktayken.
Türkiye son yıllarda iki konuda özellikle direnç gösteriyor:
Demokrasi ve Tarihle Yüzleşme. İkisi de birbirinin olmazsa olmaz
koşulu üstelik. Ancak halkımız tüm sorunlarının çözümünün demokrasi
ve tarihiyle yüzleşmede yattığının bilincinde değildir. Dolayısıyla
yüzyıllardır yaşadığımız çözümsüzlüğün tekrarlanacağını söylemek
kahinlik/müneccimlik olmasa gerek.
Kimilerimiz geleceği görmek için bir adım geride ne tür yanlışlar
yapıldığını araştıracağına istihareye yatmayı tercih etmektedirler.
Davranışlarımızı yönlendirmede bilim dışı yöntemler bulmada üstümüze
yok.
Son zamanlarda halkımızın önüne atılan Ermeni Soykırımı meselesi
aslında tarihimizi yeniden değerlendirmede çok önemli bir fırsattır.
Kişisel olarak böylesi bir soykırımın yapılıp yapılmadığını
bilmiyorum. Uluslararası hukukta soykırımdan kastın “bir devlet
kararıyla ve organlarınca bir sivil halkı çoluk çocuk ayırmadan
yapılan yok etme eylemi" olduğunu biliyoruz. II.Dünya Savaşı’nda
Almanların Yahudilere uyguladığı yöntem buydu. Buna benzer bir
şekilde 1915 yılında Osmanlı Devleti’nin böylesi bir karar alarak
Anadolu’daki sivil Ermeni yurttaşlarımızı yok etme eylemine
giriştiği iddiası beni oldukça rahatsız etmektedir. Çünkü bu
soykıranlar içerisinde dedelerimiz de yer almış olabilir.
Burada Osmanlı Devleti’nin sorumluluğunun yanı sıra Osmanlı
araştırmacılarının 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Osmanlı
yöneticilerinin aldığı kararlarda Alman, Fransız ve İngiliz etkisini
ortaya çıkarması gerekmektedir. Ancak bu araştırma eğer varsa
sorumluluğumuza ortak arama amacıyla yapılmamalıdır.
Ayrıca, 20. yüzyılın sayfalarını açacaksak sırayla gitmemiz
gerekiyor. 1912’de Balkanlardan on binlerce müslüman nüfusun tehçir
yöntemiyle Anadolu’ya gönderilme kararını kim verdi? Devamında
Balkan göçmenlerini Anadoludaki Hıristiyan yurttaşlarımıza karşı
kışkırtanlar kimlerdi? Etnik arındırma idelogları olan İttihat ve
Terakki yöneticilerini yetiştiren ve işbirliği yaptıkları Alman
subay ve siyasetçileri kimlerdi? Böylesi bir araştırma, Osmanlı
topraklarında gerçekleştirilen etnik arındırmada işbirlikçi Osmanlı
yöneticilerinin suç ortaklarının saptanmasına da yardımcı olacaktır.
Önce Balkanlarda, sonra Anadolu’da daha sonra Avrupa’daki etnik
arındırmaların sorumlularını bulmak için öyle sanıldığı gibi Osmanlı
arşivlerinin tozlu raflarında ömür çüretmek gerekmiyor. Sorunu
Osmanlı arşivlerine gömme çabası aslında görünen gerçeklerden bir
kaçış yöntemidir.
Anadolu halkının bir evladı olarak Osmanlı Devleti’nin siyası
mirasının sorumluluğunu alma yanlısı değilim. Her ne kadar tartışma
yanlısı olsam da konum olarak sanık yerinde değil yargıç yerinde
olmayı yeğlerim. Çünkü ne tür suç işlenirse işlensin o suç babadan
oğula bir miras olarak geçmez.
Bu ülkenin eski sakinlerinden olan Ermeni ve Rum yurttaşlarımızı her
ne sebeple olursa olsun hiçbir ulusun veya halkın haketmeyeceği bir
cezayla, yurtlarından olmayla cezalandırıldığımızı biliyorum. Zaten
bu davaların halen sürmesinin nedeni de aslen bu cezalandırma
yöntemidir. Böylesi bir ceza şu an benim ait olduğum halka uygulansa
bunu değil yüz yıl, bin yıl unutturmamanın yolunu açarım.
Burada anlayamadığım bir tavrı da değerlendirmek isterim. “Hayır,
biz Ermenileri soykırıma tabi tutmadık” diyenler kimin adına
konuşuyorlar, merak ediyorum. Bunlar padişahların, Osmanlı
paşalarının, İttihat ve Terakki yöneticilerinin torunları mıdırlar
yoksa onların siyasi sorumluluklarını üstlenenler midirler? Kim
bunlar?
Osmanlının son elli yılının yönetsel anlamda bir kaos içerdiği,
batılıların ve onların yerli işbirlikçilerinin bu kaostan
istedikleri gibi yararlandıkları tarihin bilgisi dahilindedir. Öyle
ki, Osmanlı yönetimi ayaklanan paşaların, silahı ilk eline alan
zevatların eline geçmekte, padişahı, başbakanı ve hükümeti onlar
seçmektedirler. Bu anlamda son Osmanlı yöneticilerinin, kendi hukuku
içerisinde temsil ettikleri halkların meşru yöneticileri olmadığı
öne sürülebilir. Zaten Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın mantığı bu
değil miydi? Hani devrim yapmıştık. Devrim (veya İnkılap), eskiyi
reddeden yerine yenisini koyan değil midir? Öyleyse bugünkü
yöneticiler kimi, neyi suvunuyorlar anlayabilmiş değilim.
Tamam, tarihimizin sorumlusu biziz. O nedenle yapılan yanlışları
kolaycılığa kapılıp “dış güçlere” yüklemeyelim. Yüzyıllarca
padişahların ve paşalarının haremlerine kız gönderen, savaştan,
yağmacılıktan başka birşey düşünmeyen bir halkın torunlarıyız.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün getirildiği noktaya bakalım. Ne kadar
da Osmanlının son dönemini andırıyor. Hırsızlıklar, yolsuzluklar,
Amerika’dan, batılılardan para dilenmeler. Beceriksiz, irade yoksunu
milletvekilleri. Acınacak bir haldeyiz vesselam.
Peki, nereye kadar?
Artık bir başlangıç yapmalıyız. Örneğin, halkının cebinden
milyarlarca doları hortumlayanların akrabası olmakla övünen ve bu
ülkede ne yazık ki yaklaşık kırk yıl birinci derecede yöneticilik
yapan Süleyman Demirel’in onayıyla, kadavrası törenle getirilen
savaş suçlusu Enver Paşa’nın kimliğini deşifre etmekle işe
başlayabiliriz. Bakın ne kadar kolay olacak. Bu örnekte bile ölmüş
bir suçluyla yaşayan bir suçluyu tarih garip bir şekilde
buluşturmuyor mu?
Ülkesine ve halkına ihanet edenlerin aynı halkın omuzlarında geri
gelme dönemini artık kapatmalıyız.
