|
Kyoto sözleşmesi Basmakalıp
deyişle, bardağın yarısını dolu görene iyimser,
boş görene kötümser deriz.
Bardağındaki suyun tükendiğine inanıp hüzne
kapılmışken, birden yerinde olduğunu görüp
sevincinden havalara uçan insanı tarif edecek bir
söz yok ama. Üstelik, bir de daha azıyla bile
yetinecek haldeyse.
Montreal'de iki hafta süren iklim görüşmelerinin
sonuçlarına bakıldığında, buna olsa olsa talihsizlik
denir.
Çevre örgütleri, Kyoto yanlısı hükümetler, Kanada'ya
gittiklerinde Kyoto modelinin çöküşüne tanık
olacaklarına inanıyorlardı.
Ama böyle olmadı. Baştaki hedefler, sera etkisi
yaratan gazların salınımının azaltılması için konan
hedef tarifler hepsi capcanlı.
Zaten bu yüzden gerek Tony Blair, gerek Çevre Bakanı
Margaret Beckett, gerekse de çevre örgütleri,
'zirvede tarihi bir anlaşma, diplomatik bir zafer
elde edildiğinden, Kyoto'nun çok daha güçlendiğinden
ve 2012 ötesine uzanan bir çerçeve belirlendiğinden'
bahsediyorlardı.
Kadehlerimizi kaldıralım o halde, şerefe! - Peki ama
bir dakika- servis masasının ardındaki gölge de ne
öyle?
Bölünmüş kişilik
Kyoto protokolünü uygulamakta olan ülkeler, yani
Sovyet ülkeleriyle kalkınmış ülkelerin dahil olduğu
ancak ABD ve Avustralya'nın dışarıda kaldığı grup,
2012'de sona erecek Kyoto Sözleşmesi'nin uzatılması
amacıyla görüşmelerde bulunulmasını kabul etti.
Kyoto Sözleşmesi, 2012'ye kadar başta karbondioksit
olmak üzere 5 sanayi gazının salınımının en az yüzde
5 azaltılmasını öngörüyor. Anlaşma, sanayileşmiş 35
ülkeyi doğrudan bağlıyor.
Anlaşmaya göre taraflar, 2012'den sonraki süreçte,
sanayi ülkelerinin yeni taahhütlerini inceleyecek.
Buraya kadar her şey iyi. İyi ama, bahsi geçen
ülkeler, dünyadaki sera etkisine yol açan gazların
ancak üçte birini üretiyor.
O
halde, Montreal hangi taahhütleri koparabildi?
Esasen, ileride yapılacak görüşme vaadi, yeni
taahhütler getirecek görüşmeleri sağlamayacak 'açık
ama bağlayıcılığı bulunmayan bir görüş alışverişi
ortamı'
Bu
görüşmelerde, kalkınma hedeflerinin ilerletilmesi
üzerinde odaklanılacak, iklim değişikliğinin
etkilerine uyum sağlamaya çalışan ülkelere yardım
edilirken , teknoloji ve piyasa bazlı fırsatların
potansiyeli anlaşılmaya çalışılacak.
Devamlı iki görüşün çatıştığı bir konferanstan
bahsediyoruz.
Avrupa ve Japonya, bağlayıcılığı olan hedefleri
zaten kabul etmiş olan ülkelerin bu hedefleri
ilerletmesi yolunda taahhütler elde etti. Kyoto'dan
şüphe duyanlar ve kalkınmakta olan ülkelerin ödülü
ise özellikle somut hedeflerden kaçınan daha genel
bir diyalog ortamı sağlamak oldu.
Zirve çerçevesi
Bu
tür zirvelerde nedense hep dramayla sonuçlanan
olaylara yoğunlaşılır- Amerikalıların toplantıyı
terk etmesi ya da ABD'nin eski başkanlarından Bill
Clinton'ın irticalen yaptığı konuşma gibi.
Görüşmelerin sonu görünmez olur ama sonra birden ani
bir kararla aydınlanıverir.
Evet, Kyoto Protokolünün mekanizması üzerine
ilerleme sağlandı, bu kapsamda bahsi geçen ülkeler
daha ileri hedefler koymasına koydu.
Ama, aslında pek çoğu, bırakın gelecek için
hedefleri, varolan hedefleri karşılamak için
gerekenlerden bile çark etti.
Küresel emisyonun, dörtte bir ila dörtte beşinden
sorumlu olan ABD, aynı barda demlenmeyi reddediyor.
Daha da önemlisi, Hindistan ve Çin gibi giderek
büyüyen ekonomiye ve aynı şekilde hızla artan gaz
emisyonları oranlarına sahip iki ülke de Kyoto
sonrası hedeflere katılma konusunda yaygara
kopartıyor.
Kendimizi kandırmayalım
Bu
faktörlerin açık biçimde değerlendirilmesi
Montreal'den daha az iyimser sonuçlar çıkarılmasını
getirdi.
Uluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü'nden
Camilla Toulmin, "İşaretler, doğru yönü gösteriyor
ama yine de kendimizi kandırmayalım" dedi ve ekledi:
"Büyük sanayileşmiş devletler, gelecekteki bağlayıcı
anlaşmalara dahil edilmeli, ama başarı ancak zengin
ülkelerle sağlanabilir."
Blair, Beckett, Greenpeace ve diğer STK'lar için
bardak geçmişte mümkün olandan gerçekten de daha
dolu olabilir.
Ama acaba doğru bardağı mı tutuyorlar? Yoksa
maşrapada kalan son damlalar da kurumaya yüz
tutmuşken ufak bir kadeh mi ellerindeki? |